Edebiyatkafe Editörü Fuat ÖZKUL…
Bir Nisan ayının altısında Malatya merkezde, resmen “Yeşiltepe” diye adlandırılan ama aslında “Boztepe” olarak bilinen semtte doğmuşum. Belki de bu yüzden ironi yakamı o zamandan beri hiç bırakmadı, kimbilir?! İlk öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan en güzel şey, şu an bir melek gibi hafızamda hayal meyal canlandırdığım çok sevdiğim sınıf öğretmenim Nimet Gültek Hanım’ın güzel ve gülümseyen yüzü… Onun teşvikleriyle girmiş olduğum Anadolu Lisesi ve Devlet Parasız Yatılı Okulu sınavlarında başarılı olarak, beş parasız (!) Diyarbakır’a yatılı okula gittim. Ve oldukça uzun sürecek olan gurbet maceram da öyle başladı işte. Şairin hasretinden prangalar eskittiği ve yanlızca dağlarına bahar gelen şehirde mert insanların diyarı Diyarbakır’ da ortaokulu, gakkoşlar diyarı Elazığ’da da lise eğitimimi tamamladım. Aynı yıl girdiğim büyük umutlarla Ankara’ya Eğitim Yöneticisi ve Planlamacısı olmak için Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. Birkaç güzel anı ve dosttan başka bana birşey kazandırmayan bu bölümde bir yıl okuduktan sonra, tüm hayatımı ve hayata bakış açımı değiştirecek yer olan Beytepe kampüsüne; Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldum. Dört yılda dört bin yıllık edebiyat tarihi ile ilgili bilgimi ve edebiyat sevgimi edindiğim bu bölümden mezun olduktan sonra atandığım Niğde’de hiç öğretmenlik yapmadan, sıla özlemimi dindirmek maksadıyla, becayiş yapıp Malatya’ya geri döndüm. Burada görevlendirildiğim Arguvan ilçesinde belki de en kısa süre görev yapan öğretmen rekorunu elde ettikten sonra (2 yarım gün!) Milli Eğitim’den istifa edip, hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim, en iyi dostlarımı edindiğim, unutulmaz anılarımı ve tecrübelerimi biriktirdiğim yer olan Özel Rahime Batu Lisesi’nde öğretmenlik yapmaya başladım. 1994 -2000 yılları arasında çok değerli öğretmen arkadaşlarım ve gerçekten anlayışlı ve hoşgörülü idareci abilerimizle şehrimizin bu güzide okulunda çalışmak nasip oldu. Öğretmen olmayı, öğretmenlik yapmayı burada öğrendim. Gerçek arkadaşlık ve dostluklar nasıl olurmuş burada anladım. Kasım1998- Temmuz1999 tarihleri arasında yine gakkoşlar diyarında, Elazığ 8. Kolordu Muhabere Taburunda 265. kısa dönem er olarak askerlik hizmetimi tamamladım ve anladım ki askerliğin iyi olanı kısa olanı, en iyisiyse yapılmış ve bitmiş olanıymış! Rahime Batu Lisesi’nde bir yıl daha görev yaptıktan sonra, 2000 yılı Ekim ayında İnönü Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanlığı’nda okutman olarak göreve başladım. Ve hanyanın konyanın ne demek olduğunu anladım! Gerçek hayat ne çirkinmiş, ne ikiyüzlüymüş burada farkettim. Maskeler ne gerekli aksesuarlarmış, insanlar ne kadar başarılı aktörlermiş burda gördüm. Halen aynı görevimi (rolümü!) geçici görevlendirmeyle atanmış olduğum Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümünde sürdürmekteyim.
*”Güzel olan her şeyin paylaşılması gerekir” düşüncesiyle aşağıdaki güzel yazıları sizlerle paylaşmak istiyorum.
1) “Hayır” diyebilen çocuklar
Hayatta en çok “Hayır” demekte zorlandım. Evde,
okulda, kışlada itaati öğretmişlerdi.
İyi evlat, iyi öğrenci, iyi asker, iyi yurttaş
koşulsuz “Evet” derdi.
İtiraz ihanetti.
Lüzumsuz “Evet”lere bir ömür verdiğimden midir
nedir, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni müfredat
tasarım kitaplarında en sevindiğim şey, ilkokul
çocuklarına “Hayır deme becerisi” kazandırma çabası oldu.
Bir Hayat Bilgisi dersi düşünün ki, 2. sınıftan
başlayarak “Evet/ Hayır” oyunuyla çocuğa
istemediğini yapmama özgürlüğünü öğretiyor.
İlk aşamada “suçluluk duymaksızın hayır diyebilme”yi…
“Hayır, çünkü…” diye itirazının nedenini dillendirebilmeyi…
“Hayır, ama…” diye reddettiğinin alternatifini sunabilmeyi…
* * *
Bitmedi.
Sonraki etkinliğin adı “Kızma birader”…
Farklı görüşe tahammül eğitimi…
Kitapta örnek bir aile var: “Hoşgör ailesi…”
3. sınıf Hayat Bilgisi, “Ortak ve farklı yanlarımız”ı öğreterek başlıyor.
“Benzemez kimse sana” şarkısını dillerde gezdiren
ülke, “Herkes birbirine benzeyecek” komutuyla yıllar
harcadıktan sonra şimdi çocuklarını “Kimse benzemez bana” ünitesiyle eğitiyor.
Bu altyapı, 4. sınıfta Sosyal Bilgiler’le destekleniyor.
İlk derste “Farklılıklarımız bizi eşsiz ve özel yapar” fikri işleniyor.
“Ben 73 milletle beraberim” diyen Mevlana’dan hoşgörü hikayeleri anlatılıyor.
6., 7. ve 8. sınıflarda Felsefe dersiyle bu birikim pekiştiriliyor.
***
Müfredatı hazırlayanlar öğrencilerde 7 becerinin
eksikliğini saptamış. “Eleştirel ve yaratıcı düşünme
ve sorgulama eksikliği” ön sıradaymış. O yüzden
kitaplarda birey olmayı, risk almayı, meydan
okumayı, sorgulamayı, kendine güveni, açık
fikirliliği, tartışma ve hoşgörüyü destekleyen dersler var.
Ayrıca bir arada yaşama kültürünü geliştirecek dersler de planlanmış.
“Kendimi kutluyorum” gibi üniteler çocukta özgüveni
artırmayı amaçlarken, “Birlikte başarabiliriz”
başlığı altında dayanışma hazzı da öğretiliyor.
***
Eski kitapta (askerlikteki gibi) “Atatürk’ün büyük
bir kahraman olduğunu söyleme – yazma ünitesi” vardı.
Çocuklar bunu ezbere söyleyip yazdı, ama görünen o
ki içselleştirip bu bilgiyi davranışa dönüştüremedi.
Her şeyi “Hep – hiç”, “ak – kara”, “evet – hayır”
karşıtlığında ezberleten yaklaşım, “kahrolsun -
yaşasın” zıtlaşmasında “ölürüm -öldürürüm” diyen
siyasi kutuplaşmaların tohumlarını attı ve bizi
derin uzlaşmazlıklara sürükledi.
Her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diyerek
yetişenlerin çoğu ne doğru dürüst “Türk”, ne
“doğru”, ne “çalışkan” olabildi ve üniversite
sınavında “100 bin sıfır” çekti.
Şimdi anlıyoruz ki, bizim Hititlerinkinden önce
kendi ailemizin tarihini öğrenmeye, itaatten önce
sorgulamaya, ezberlemeden önce anlamaya,
farklılıkları kabullenmeye, bir arada yaşamayı
içselleştirmeye ihtiyacımız var.
Bilgi, ancak böyle kültüre dönüşebiliyor.
Talim Terbiye Kurulu Başkanı Ziya Selçuk ve
arkadaşlarının çabaları bu açıdan önemli…
Tek sorun şu:
Acaba Türkiye’de itiraz eden çocuğu hoş görecek
öğretmenler, müdürler, veliler, valiler, komutanlar,
bakanlar var mı?
Yoksa işe, onların eğitimiyle mi başlamalı?
Can DÜNDAR
2) Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği
bir dostu olmalı insanın…
“nereden çıktın bu vakitte” dememeli,
bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
gözünün dilini bilmeli;
dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
arka bahçede varlığını sezdirmeden,
mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
köklenmeli hayatında;
sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
ihtiyaç duyduğunda gidip
müşfik gövdesine yaslanabilmeli,
kovuklarına saklanabilmelisin.
kucaklamalı seni güvenli kolları,
dalları bitkin başına omuz,
yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
en mahrem sırlarını verebilmeli,
en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
onca dalkavuk arasında bir tek o,
sözünü eğip bükmeden söylemeli,
yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
alkışlandığında değil sadece,
asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
övmeli alem içinde, başbaşayken sövmeli
ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi…
seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
gözbebekleri bulutlandığında,
yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş…
yıllarca aynı ip üstünde çalışmış,
cesaretle ihanet arasında gidip gelen
bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış
iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…
“parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik,
acıları birlikte göğüsleyebildik ya;
yenildik sayılmayız” diyebilmeli…
ıssızlığın,yalnızlığın en koyulaştığı anda,
küçücük bir kağıda yazdığımız
kısa ama ümitvar bir yazıyı
yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
“bunu da aşacağız!”
Can DÜNDAR


Şubat 11, 2009 - 10:07
hocam yazınızı okuduktan sonra basettiğiniz o eski kitaplardan nasibimi aldığımı hatırladım.İnanırmısınız içim o kadar sızladı ki…Bugüne kadar gelişimin kişinin ergenlikte sormaya başladığı ‘ben kimim,ne olmak istiyorum’sorusunu soramadan 0-1 yaş grubunun ‘bana ne verilirse oyum’tümcesini bir marş gibi mırıldanıp durduk yllarca…’koşulsuz kabul’ilkesini hoşgörü vs.kavramlarla değil de ‘ensesine vur ekmeğini al elinden’tarzında insan makbuldürilkesiyle bağdaştırmışız.Hani Camus diyor ya insanın asıl işkencesi o güne kadar yaptığı işlerin,eylemlerin vs.boşu boşuna olduğunu anladığı gün başlar diye…Umarım daha birçok insanın işkencesi uzun sürmeden başlar.YAZINIZI BU KADAR GEÇ OKUDUĞUM İÇİN DE BENİM İŞKENCEM 2 SENE GECİKMELİ BAŞLADI ama beterin beteri var diyor okumadğm başka yazılarınız varmı diye de arştırmama devam ediyorum.HOCAM N’OLUR BİZİ AYDINLATAN YAZILARINIZI YAZMAYA DEVAM EDİN,LÜTFEN…
Ağustos 22, 2009 - 00:51
Siz hayatı tanıdınız biz sizi… Çok şükür ki siz hep ordaydınız…
Kasım 7, 2010 - 01:03
Eğitim camiamızın sizin gibi değerli ,hayatı anlamış ve çözümlemiş ,yeniliğe açık kişilere ihtiyacı var!!!İYİ Kİ VARSINIZ:)))
Temmuz 20, 2011 - 13:57
so glad we have you as much as we do,as our teacher sometimes a father a brother maybe elder brother,all roles you take is unique for us..
Temmuz 22, 2011 - 21:38
Sağolun arkadaşlar bu güzel düşüncelerinizden dolayı.. Dualarınızı eksik etmeyin nolur.. O kadar çok ihtiyacım var ki sizin içten dualarınıza.. Allah a emanet olun hepiniz..
Temmuz 26, 2011 - 20:51
bazı insanlar vardır yüzüne baktığınızda huzur bulursunuz ya,kendınızı güvende hissederseniz ya,görüşemesenizde varlığı bile bir umuttur,ışıktır ya, o size bişey dediğinde sorgulamazsınız,vardır bır bıldıgı dersınız ya; işte siz o nadide insanlardan birisiniz hocam. başkalarının üstlendikleri rollere bisey dıyemem ama sizin rolunuz cok önemlı bu hayatta ALLAH sizden razı olsun hocam.