*Kuşlar, kediler ve köpekler ve bilumum hayvanat üzerine alegorik ve biraz da politik bir yazı denemesi!Ve bir yaz daha bitti, artık sonbahardayız! ‘Son’ da olsa bir ‘bahar’ dayız! Rüyada gibi, ülkenin gerçeklerinden bihaber, uzayda gibi dünyanın gerçeklerinden habersiz, ayakta durmaktan ve konuşmaktan aciz kuş beyinliler ve muhbir mi muhabir olduğu belli olmayan bir akbaba misali önlerine atılacak leşleri bekleyen gazeteci veya köşe yazarı siluetinde ki leş kargalarının şakşakları ve savaş tam tamları arasında geçiyor günlerimiz. “Arif olan anlar-mış” veya “Arife tarif gerekmez-miş” ama bizim hali pür melalimizi anlatacak tarifleri ve bunları anlayacak arifleri bulmak çok zor…
Sarı benizli bir yalnızlık çöktü üzerimize sonbaharla birlikte, karda yağacak bu gidişle… Ama güneşte doğacak! Köpeklerin ulumaları (ve bazen hırlamalarının) arasında, yeni bir günü müjdeleyen horoz sesleriyle beraber, özürlük için (de) uçuşan martılarla birlikte, Zümrüdü Anka kuşlarına bindirdiğimiz pırıl pırıl, tertemiz ve aydınlık, şiir gibi çocuklar Afrodit’e can veren dalgaların taşıdığı çakıl taşlarıyla birlikte vuracak çerçöple dolu, kirletilmiş kıyılarına güzel ülkemin…
Hikayeyi bilirsiniz: Sonbaharla birlikte kuşlarda göç eder ya daha başka sıcak ülkelere, işte bu tabuyu yıkmak isteyen yeniyetme bir serçe göç etmemeye, ne kadar soğuk ve kasvetli olursa olsun kışı ülkesinde geçirmeye karar vermiş. Sıcak ülkelere göç etme telaşındakiler onu ikna etmeye çalışmışlarsa da nafile… Fakat tüm acımasızlığı ve soğuğuyla kış gelip çatınca, minik serçe hata yaptığını anlamış ve zorluklara dayanamayıp göç etmeye karar vermiş. Ancak dondurucu soğuğun etkisiyle kanatları buz tutmuş ve uçamayıp yere düşmüş. Küçük serçecik yerde can çekişirken oradan geçmekte olan bir inek serçeciğin üzerine pislemiş. Bitkin fakat sinirli bir şekilde, can havliyle ineğe kızmak üzereyken taze gübrenin sıcağının etkisiyle kanatları çözülen serçe, ölmekten kurtulduğu için keyifli bir edayla ötmeye başlamış. Minik kuşun neşeli cıvıltılarını duyan aç bir kedi gelip pisliğin içindeki serçeyi çıkarmış. Kuş mutluluk içinde kendisini pislikten kurtaran bu ezeli düşmanına teşekkür etmeye hazırlanırken kedi bir hamlede kuşu midesine indirivermiş.
Kıssadan hisse:
1) Tepenize pisleyen herkes düşmanın olmayabilir.
2) Sizi pisliğin içinden çıkaran herkes dostunuz olmayabilir.
3) Eğer pisliğin içinde rahat ve mutlu iseniz sesinizi çıkarmayın!
4) Samimiyetle, “Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli!” diyorsanız, tabulaşmış bazı yanlışları düzeltmek istiyorsanız, yerleşik hale gelmiş ve artık kabullenilmiş birtakım adaletsizliklere son vermek, çürümüş, kokuşmuş bir sistemi ortadan kaldırmaksa amacınız, kazma kürek yaktıran “Şubat” soğuklarına hazırlıklı olmak ve karşılaşacağınız tüm zorluk ve sıkıntılara göğüs gerecek bir cesaret, metanet ve sabrı gösterecek yüreklilikte olmanız gerekir. Eğer karşılaştığınız ilk zorlukta, mücadele etmek yerine sırtınızı dönüp kaçmayı yeğlerseniz vay halinize… Etrafınızı saran sarp ve acımasız Ergenekon dağlarının arasından sizi çıkarması için bir Asena beklemeye devam etmelisiniz o zaman teslimiyetçi bir tevekkülle…
Kuşu pisliğin içerisinden çıkarmaya çalıştıklarından dem vuran fakat akabinde yutmaya hazır olan nankör kedilerden kurtulmanın iki yolu var gibi görünüyor: Birincisi kuşun sesini çıkarmadan etrafındaki ve üzerindeki pisliği görmezden gelip pisliğin içerisinde oturmaya devam etmek… İkincisi ise bu hain kedileri kovacak sadık ve soylu bir köpek!Sözü edilen bu köpek elbette sosyetik bir süs köpeği olamaz! Imf cinsinden bir Amerikan buldoğu veya kuduz bir Rus köpeği ya da Ab patentli bir İngiliz terrieri veya Fransız dobermanı olması da pek mümkün değil! Kurtarıcının bir Alman kurt köpeği olduğu idealini paylaşanlarsa yanılıyorlar. Çünkü kurt çoktan beri aç ve kuşu mideye indirmek için fırsat kolluyor. Bu yüzden geriye tek bir alternatif kalıyor kuşu hain kedilerden ve aç kurtlardan ve kuduz köpeklerden kurtaracak ve koruyacak: Anadolu’nun bağrında yetişen sadık, mert ve gözü pek saf bir Kangal! Ya da ilk seçenek; pisliğin içinde hayatından memnunsa kuş, sesini çıkarmamalı ve kuş beyinlice yaşamını sürdürmeli…
Aç (gözlü) kedilerin masum ve zavallı kuşların başında yalanıp durmalarını, kuduz köpeklerin hain kedileri kovalamasını, kurtlarla güvercin görünümlü akbabaların ahenkle, bir koalisyon içerisinde, dans etmelerini, “aydın” görünümlü doğanların ve “kartal” simgesi kullanan leş kargalarının ekranlarda canhıraş çığlıklar atmalarını, farklı ebat ve cinsteki köpeklerin uluslararası kurtlar sofrasından önlerine atılacak bir parça kemik için giriştikleri it dalaşını ibretle seyrediyoruz. Ve çaresiz kuşlar gibi Simurg* Anka’yı beklemeye devam ediyoruz battığımız pislikten gelip kurtarsın diye bizleri…
Artık seyretmekten vazgeçip, geleceğimizi tayin eden, kaderimizi belirleyen, tüm bu olan bitenlere “seyirci” kalmaktan vazgeçip bir şeyler yapmalıyız. Futbol izlemek ve tartışmaktan vazgeçip, arabesk-pop dinlemeye son verip, holivud yapımı filmleri seyretmekten ve yerli yersiz dizileri takip etmekten ve benzeri havadan sudan meselelerle zamanımızı boşa harcamaktan uzak durmalıyız. Bir şeyler yapmalıyız kendi geleceğimiz için, kendi godotlarımız için en azından realist bir Don Kişot kadar cesur olmalıyız yel değirmeni görünümlü canavarlara karşı. Ya da bir şeyler söylemeliyiz en azından doğrucu bir pinokyo kadar… Veya bir Çayen savaşçısı misali, savaş baltalarımızı gömdüğümüz yerlerden çıkarıp kirlenen suyumuzun, çölleşen topraklarımızın, koçlara ve doğanlara peşkeş çekilen ormanlarımızın, gitgide daraltılan özgürlüklerimizin, satılan göğümüzün, kanadı kırılan kuşlarımızın ve karartılan geleceğimizin hesabını sormalıyız! Attar’ın dediği gibi; “Simurg* Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimizden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze alamadıkça, bataklıklarımızda, tüneklerimizde, kümeslerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…”
Bir dağa, bir denize, bir göğe vurup, bize zorla kabul ettirilmeye çalışılan bütün kimlikleri bir kenara atmalıyız. Şairin dediği gibi “ben kimim ve bu hal neyin nesi?” deyip, bütün televizyonları, radyoları, akvaryumları, saksıları ve kafesleri kırıp, üzerimize giydirilen; ya dar gelen ya da üç-beş beden bol gelen kıyafetleri çıkarıp KENDİMİZ olmalıyız! Tarih tekerrüründe Firavunlardan fırça yiyen piramit işçisi pozisyonundan, Nemrutlardan zulüm gören veya Sezarlardan kamçı yiyen köle rolünden ve Krallardan medet uman cahil tebaa durumundan kurtulmalıyız artık! Şairin “… Ve korku içimizde uzanıp yatmış köpek/ anten olmuş her sese, kulak kabartmış köpek!” diye tarif ettiği korkuyu yenmeli, Pavlov’un şartlanmış köpekleri gibi; birileri zile her bastığında ağzından salyalar akıtarak bizlere saldıran kuduz köpeklere bir taş atıp “Hoşt!” deme cesaretini gösterebilmeliyiz çağdaş bir Spartaküs gibi…“Kış sizin olsun bahar bizimdir!” diye haykırmalıyız çılgın bir şair gibi… Şairler sultanının dediği gibi:” Köpeklerin dudağı değdi diye denizler kirlenmez!” Elbette…
Zemherinin dondurucu soğuklarına rağmen merhum Cemil Meriç’in Bu Ülke ’sini terk etmeyen SİMURGLARA selam olsun! Sonsöz şairden:
“Uyuyan bebekleriyle
Üşüyen köpeklerini bir yana bırakıp,
Bir sabah vakti
Dudaklarımda direnmiş yüreklerin isyanının taşıyan Keskin bir ıslık sesiyle,
Ellerim ceplerimde
Bu şehri yerle bir edersem Bana ‘deli’, bana ‘çılgın’ diyecekler,
Biliyorum.”
Fuat Özkul 2001-2008
*SİMURG: Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı Simurg Anka bilgi ağacının dallarında yaşarmış ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun bir gün kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey kötü gittikçe onlarda Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg orta da görünmedikçe varlığından kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanatlarından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası etekleri bulutların üzerinde bulunan Kaf dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için Yedi Dipsiz Vadiyi aşmak gerekirmiş. Kaf dağına varınca kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar, düşenler ve geri dönenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş güle olan aşkını hatırlayıp… Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş, oysa o tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış. Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl bataklığını… Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Altıncı Vadi “Şaşkınlık”, yedincisi ise “Yok oluş” vadisiymiş. Kaf dağının zirvesine vardıklarında geride yalnızca otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki Simurg Anka “Otuz Kuş” demekmiş! Onların hepsi SİMURG’ muş, her biri de SİMURG’muş!


Eylül 10, 2008 - 10:05
Özgür yaratılıp özgür yaşayamadığımız “şu ülke”ye ne denir ki hocam? Sizin deyimlerinizden biriyle:”Something paradoxical” deyip bişeyler yapmak lazım galiba…bu arada şu dumansız hava sahası iyi hoş da “yasaksız hava sahasını da” soluyabilecekmiyiz birgün? Solumak hafif kaldı “Nefes alabilecekmiyiz birgün?”
Fuat hocamızdan “hiciv” dersi aldıktan sonra Nizar Kabbani’den bi “resim dersine” ne dersiniz arkadaşlar?Buyrun..
“Boya kutusunu önüme koyuyor oğlum
Bir kuş çizmemi istiyor benden
Kül rengine batırıyorum fırçayı
Bir dörtgen çiziyorum, üstüne bir kilit ve çubuklar
Oğlum, gözleri dehşet dolu, diyor ki bana:
“Ama bu bir hapishane…
Yoksa bilmiyor musun baba, kuş çizmeyi sen?”
Oğlum, diyorum ona, ayıplama beni
Kuşların biçimini unuttum inan.”
Eylül 12, 2008 - 01:20
NAKARAT
Küçükken derdi ki, dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Vur kazmayı dağa Ferhat
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at
Çoğu gitti, azı kaldı.
Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ektik, ektik, yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı…
Necip Fazıl Kısakürek( 1905 - 1983 )
“Çoğu gitti azı kaldı” Rukiye “Çoğu gitti azı kaldı”…
Ve sözümü yine şairden bir alıntıyla bitireyim:
“Bekleyin görecektir duranlar yürüyeni
Sabredin gelecektir solmaz pörsümez yeni!”
Sağlıcakla kalın…
Eylül 20, 2008 - 12:42
Yeniyetme serçelerin azmi…Şiir gibi çocuklar kaldımı artık?Üstünden bilmemki kaç bahar geçti umutlarını ve duygularını gömüp beyinleriyle göç etmek zorunda kaldıklarından bu yana.Ve artık deniztemiz kampanyaları yetecek mi tertemiz dalgaların kıyılara vurmasına yeniden?Nasıl bir duygu diye soranlara:” Üzerinde soluyabileceğiniz ve vatanım diyebileceğiniz bir toprak parçasının olmaması gibi birşey”cevabını verdiler yıllarca .Rukiyenin bahsettiği şiirin devamını da okumuş olanlara yabancı gelmeyecek :Çocuk en sonunda bir yurt çizmesini ister babasından…ama şairin buna gücü yetmez malesef.Yeniden bir ülke çizmek için bukadar ümitle dolu olmak ne güzel…
Eylül 20, 2008 - 20:27
Spartaküs’ün dediği gibi “kır zincirlerini proleterya, zincirinden başka neyin kaldı kaybedecek?” Evet, henüz özelleştiril(e)memiş kurumların, kısıtlan(a)mamış özgürlüklerin, henüz tamamen sindiril(e)memiş BENliğin için kır zincirlerini…Godot’u beklemeyin gelmeyecek çünkü,Godot SİZsiniz, BİZiz…Nede olsa sonbaharda bir başlangıçtır; doğayı birbaştan bir başa yeni bir renge boyayan, yeşili sarıya döndüren…Sadece biraz hüzün barındırır koynunda,ancak hüznüde sevince çevirir her gayret eden…
Ekim 4, 2008 - 14:55
Nasıl da güzel yazmışsınız Fuat Hocam,yüreğinize,kaleminize sağlık…
Nasıl da tercuman olmuşsunuz birçoğumuzun duygularına
Yıllardır içinde bulunduğumuz köhne,kokuşmuş
hayattan kurtulamadık,doğrulamadık…Kendimi bildiğimden beri hep aynı feryatlar,aynı haykırışlar
Birileri dur demeye çalışırken,birileri bizleri bu kokuşmuş düzene mahkum etmeye çalışıyorlar.Düşünmeyen,sorgulamayan,anlamaya çalışmayan,at gözlükleriyle yaşamayı yeğleyen bir insan yığını yaratmak için çabalarından hiç vazgeçmediler.Ne acıdır ki başardılar da bunu,ve hala devam ediyorlar…İnatla direnip bütün kışlara,terketmeyen GÜZEL ÜLKEMİ
nice serçelerin kafası gömülmedimi o lanet pisliğin içine??Ve o saf Anadolu kangalları düşmedimi tuzaklara,kalmadılar mı o Amerikan buldoğlarının,Alman kurt köpeklerinin saldırılarının çıkmazında…Haklısınız hocam buna rağmen sesimizi yitirmemeliyiz,geçmişten beri bize diretilen yaşama rağmen,dedelerimizden,atalarımızdan,hayatımızın idolü olmuş kahramanlardan aldığımız ahlakla yürümeliyiz yanlışların üzerine.Artık biryerden başlamalı,başımızı gömdüğümüz topraklardan silkelemenin zamanı…İçinde yaşamaya mahkum bırakıldığımız bu ¨KORKU KRALLIĞI¨ndan kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor bile,ama biz hala uyuyoruz,biz hala kendi kuyruğumuzun derdinde,¨¨bana dokunmayan yılan bin yaşasın¨¨ahlakıyla,yerin altında,dayatılmış ahmak karanlığımızda yaşamaya devam ediyoruz.Artık ¨sen yanmasan,ben yanmasam,biz yanmasak,nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa¨
demenin zamanı gelmedimi??Bizi kurtaracak kahramanı beklemek yerine,içimizdeki kahramanın,içimizdeki insan sesinin,karanlığa başkaldıran asi yanımızın farkına varmanın zamanı çoktan gelmedi mi??Daha ne kadar kalacağız pisliğin içinde??
Asıl mesele kışlara göğüs gererek,yılmadan,kaçmadan,terketmeden cesur bir serçe misali karşı koymakatır nankör kedilere…
Kışıyla da,baharıyla da sevmeli insan GÜZEL VATANINI….Beraber,aynı göğün altında kardeşçe yaşamanın,Aynı Yaratıcı nın eseri olmanın gruruyla senlik,benlik kavgasına düşmeden yürümeli,aramlı özgürlüğünü insan.
Ne hayatın umarsızlığını çekip üstüne gitmektir çare ne de adiliği,korkaklığı,ezilmeyi,sömürülmeyi ve köleliği kader bilip boyuneğmektir…
Zor da olsa karşı koymaktır bütün bunlara,cesaretin asaletiyle var olmaktır aslolan.
Ekim 18, 2008 - 21:34
‘waiting’..kelimelerin anlamlarına sizin sayenizde daha genis bakabliyoruz tesekkurler
Mart 23, 2009 - 20:27
“aydın” görünümlü “doğan”lara… Her sabahımızı, her saat başımızı karartan, gözümüzün içine bakarak geçmişimizi çalan, geleceğimizi ipotek altına alan, kendileri ÇALIP bizi OYNATan, ülkede bilimum BABA (medya,para mafya….)rollerini üstlenip,babalarımızı sömürürerek ailesine babalık yapamayacak durama sokan,parayla herşeyi yapacaklarını her şeyi yaptıracaklarını sanan bu AYDINLAR tarihin KARANLIK sayfalarına gömülmEya mahkumdur ….İNANIN ÇOCUKLAR…GOKHAN