Global Navigation

 

Content

"Editör" Sayfası için Arşiv Görünümü

Artık Biliyorum Aşkı

Artık Biliyorum Aşkı…
FUAT ÖZKUL’un yazısı…

Yaklaşık üç yıl kadar önce (31 Ocak 2008) yazdığım “Bilmiyorum Diyebilmek” isimli yazımda şöyle demişim:

“Aşkı bilmiyorum. Kimi zaman tanımlanması imkansız, tarif edilemez güzellikte, erişilmez bir duygu olduğunu sanıyorum, kimi zaman avuçlarımın içinde yakalıyorum onu. Kimi zaman dünyadaki bütün acıları unutturur diyenlere katılıyorum, bazen de dünyanın tüm acılarına eşittir diyenlere…Yüzlercesini okudum kitaplarda, onlarcasını yaşadığımı sanmışım ama aşkı bilmiyorum…”Ama artık AŞK’ı da öğrendim ÇOK ŞÜKÜR!!! Ne de olsa “Aşk büyük bir hocadır” demiş ya Moliere… Öğretti işte bana bu büyük hoca bir şeyler…

Artık biliyorum aşkı… Aşk; ” Âllah nâsip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmaz ” diyen Hz. Osman (r.a) sözünün aksine, hiç olmayacak hayaller kurmakmış geleceğe dair O’nunla ilgili.. Hiç nasip olmayacak Sevgiliyle geçirilecek hayata dair ümitler beslemekmiş. Hiçbir zaman nasip olmayacak güzellikleri düşlemekmiş, hiçbir zaman doğmayacak çocukların özlemini çekmekmiş, imkansız hayallerin peşinden gitmekmiş meğerse…  Popüler filmin iddia ettiğinin aksine, Aşk Tesadüfleri filan sevmezmiş. O meret sevse sevse imkansızlıkları severmiş…

Biliyorum artık, İmkansız olanmış aşk… Olana değil, olması gerekene duyulan hasretmiş, özlemmiş… “Aşk bir rüyaymış uyandım” diyen şarkıya inat, uyanamamakmış aşk, dalınan tatlı hülyalardan uyanmak istememekmiş… Platonik hayallerde yaşamakmış aşk, gerçeğin “insanı kanatan, yaralayan acımasız dişlerine” inat…

Biliyorum artık aşkı… Kendini kaybetmekmiş aşk, O’nun adını duyduğunda, şu kıssa da olduğu gibi:

Bilal ezan okuyamaz oldu..
Ne zaman teşebbüs etse; “Muhammed Rasulullah ( s.a.v )”demeye,
Dizleri üstüne çöker kendinden geçerdi!
“Aşk” buydu işte…
Sevgilinin adı anıldığı vakit kendinden geçmekti…

Öğrendim artık aşkı… Kendini O’nda kaybedip, O’nunla birlikte, tekrar O’nda bulmakmış… Kendinden geçip, O’nunla tek vücut olabilmekmiş aşk, Hallac-ı Mansur’un dediği gibi…    Ya da;

“Aşk’a sen diye bakmadıktan sonra ben aşk’ı neyleyeyim?
Seni ruhuma cemre diye damlatmadıktan sonra ben bu bedende neyleyim?
Aşk da sen, hasret de sen, ben de sen!” diyebilmekmiş Hz. Mevlana gibi…

Biliyorum aşkı işte, öğrendim artık… Bir oyunmuş meğerse iki kişinin oynadığı, heyecanlı, eğlenceli ve araya giren her üçüncü kişinin oyunbozanlık yaptığı… Çoğunlukla kuralları tam bilinmeyen ve garip kuralları olan ilginç bir oyun… Çoğu zaman iyi oynayanın kaybettiği bir oyunmuş aşk , kötü ve çirkin olanların sıkça galip geldiği adaletsiz bir oyun…Aslında Aşkta galip gelen olmaz herhalde, çünkü Aşk galip gelinmek için oynanacak bir oyun değil belki de… Kazanan olmuyor hiçbir zaman, sonuçta hep kaybedenler ve çok kaybedenlerin olduğu bir acımasız oyun…

Biliyorum işte… Vazgeçilmez sanmakmış aşk O’nu… Ve vazgeçilmez olduğunu hissettirmekmiş Sevgili’ye…“Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirirseniz, ilk vazgeçeceği insan siz olursunuz” diyen Freud’a inat. O vazgeçse bile vazgeçememekmiş… Kendini yaralayan, kan revan içinden perişan edip bırakan kurdun ardından “meleyerek” giden yaralı koyun misali… Yüreğine hançeri sokup giden gaddar avcının ardında dolaşan yaralı ceylanlar gibi…

Biliyorum işte aşkı…“Önemli olan zamana bırakmak değil, zamanla bırakmamaktır!” sözünün ilk yarısının aksine zamana bırakmakmış beklentileri, ümitleri ve hayalleri… Bugün’ü unutup,  hiç gelmeyecek olan Yarın’a hasret duymakmış Aşk… Ümit etmekmiş çaresizce… Yüreğimizdeki kafeste beslediğimiz bir kuş misali sürekli ötüp duran ve hiç susmayan Umut duygusunun en zayıf kanat çırpışlarına, cıvıltılarına bile kulak kabartmakmış Aşk… Ve aynı sözün ikinci yarısında belirtildiği gibi; O seni bıraksa bile bırakamamakmış O’nu… Silip atamamakmış yüreğinden onlu günlerin ve hayallerin izlerini…

Artık biliyorum ki olmayacak duaya “AMİN” demekmiş aşk… “Olsun” diye sabahlara kadar el açıp Yüce Yaradana yalvarıp yakarmakmış aşk, dualar etmekmiş geleceğe dair… Bizi bedbaht edecek dualara “Amin” demekmiş… “Öyle dualarımız vardır ki, kabul edilse daha bedbaht olurduk” diyen Cenap Şahabettin’in söylediğinin aksine… Her türlü mutsuzluğu, huzursuzluğu ve sıkıntıyı göze alabilecek bir ruh hali içinde gözünü karartabilmekmiş aşk…

Biliyorum ilginç gelecek ama aşk nefret etmekmiş çokça…O’ndan değil Haşa!! Onsuz bu hayatı yaşayabilme ihtimalinden… Onsuz geçen her yıl, ay, hafta, gün, saat ve hatta saniyeden… “Sensiz bir an bile yaşayamam?” deyip ömrünün geri kalanını Onsuz yaşamak zorunda kalacak olmaktan… Nefret etmekmiş işte; bizi bir araya getirmek yerine, ayıran uzaklaştıran hayatın küçük ve fakat kaçınılmaz detaylarından ve bunları değiştirebilme gücünün elimizde olmayışından…

Artık biliyorum aşkı.. Abartmakmış aşk… O’nunla diğerleri arasındaki farkı çok fazla abartmakmış… Sıradan olanı sıra dışı gibi algılamakmış, çünkü aslında düzgün algılayamamakmış aşk… Aşk yüzünden beş duyuyla algıladıklarımızı idrak süzgecinden geçirip anlayamamakmış doğru düzgün… “Aşk, bir insanla geri kalan herkes arsındaki farkın çok fazla abartılmasıdır” diyor ya Bernard Shaw… Aynen öyleymiş valla…J

Biliyorum artık aşkı… Aşı gibiymiş aşk… İkincisin de insanın daha ağır hastalanmasını önlermiş Balzac’ın dediği gibi… İnsanın acıya ve mutsuzluğa olan direncini artırırmış aşk… Bağışıklık sistemimizi güçlendiren bir aşı misali, sonraki aşklara (hastalıklara)karşı direncimizi artırırmış… Ruhumuzu dipsiz buhranlara, kalbimizi hayal kırıklıklarına, gönlümüzü sevda yaralarına karşı güçlendirirmiş aşk…

Biliyorum aşkı… Artık… “Mesela ilerde çocukların; “Baba senin ilk aşkın kimdi?” dediğinde eski resimleri çıkarmak yerine “Annendi” diyebilmeli!” sözüne inanıp romantik hayaller kuracak kadar saf ve masum olmakmış… Bir kez O’nu sevip başka hiç kimseyi gözünün görmemesi haliymiş Aşk…

Ve Öğrendim ki, Ölümsüz Aşk İstiyorsan eğer, Ölümsüze Aşık Olacakmışsın…

Gönlüme girince sen, kapıyı ardından kilitledim!” diyen Mevlana gibi; “ ANAHTAR SENDE, İSTER SONSUZA KADAR KAL ORDA İSTERSEN AÇ KAPIYI ÇIK GİT İSTEDİĞİN YERE” diyebilmekmiş aşk..

ANAHTAR HALA SENDE… VE KAPI SONSUZA KADAR KİLİTLİ… :,-( dedim ben…

Restimi gördü… Allah’a emanet ol!” dedi ve gitti. Ağlayacaktım ama nedense güldüm. Zαten bαşkα kimim vαr(dı) ki?

 

Aşkla kalın… Aşksız kalmayın… Aşkolsun yani… Aşk olmazsa meşkte olmuyormuş… Her haltı bilen atalarımız öyle demiş çünkü… J

 

 

Not: Bu yazı da internete rastladığım ama kime ait olduğunu bilmediğim bazı sözler/cümleler kullanılmıştır…

KARŞI ŞİİR!!!

Adım Orhan Veli değil!

Garipte değilim, sadece öğrenciyim biraz..

Zaten babamın ismi de Veli değil!

Çanlar asla benim için çalmaz…

Benim sadık yarim gökyüzüdür.

Toprakla işim olmaz..

Kovulduğum köy sayısı da üçü geçmez…

Ne sana hasretim, ne de bu yüzden prangalar eskittim…

Dağlarına bahar gelmez memleketimin…

 

Ve şarkılar o kadar güzel

Kelimeler kafiyesiz ama o kadar kifayetli ki

Duyamıyorum ama, bal gibi de anlatıyorum işte..

Ve bir zamanlar gönlümü çalan kendini güzel sanan kız…

İster inan, ister inanma!!

Artık seni sevmiyorum!

Zaten ben seni öylesine sevmiştim…

Çünkü ben o sıralar kpss çalışıyordum..

Ve yalnızca senin beni sevip sevmeme ihtimalini hesaplıyordum…

Zaten ben seni hiç sevmedim ki…

Ben sevdim mi çocuklar gibi severim masumane..

Katışıksız, karşılıksız ve ölesiye… J

1994/ 2011 Ankara-Malatya

Eski Bir Yeni Yazı – Sensizlik

ESKİ BİR YENİ YAZI…

Aylardır bu sitede yeni bir yazı yayımlamadık. Bu yüzden özür dilemek istiyorum öncelikle sizlerden.. Hakkınızı helal edin.. Sitem edenler oldu, yazılarımı özlediğini söyleyenlerde.. “İyi ki yeni yazı yazmıyor” diyenlerde olmuştur belki.. :) Ama aslında birçok yazı yazdım nedense yayınlama isteği duymadığım.. Belki beğenmediğimden bazılarını, belki de çok beğendiğim halde fazla “kişisel” bulduğumdan.. Bu yazı çok beğendiklerimden, ama benim yazdığım bir yazı değil! Ama “ben yazmış olmak isterdim” diyeceğim kadar beğendiğim bir yazı… Şimdi bölümümüzün son sınıfında olan çok sevdiğim bir öğrencim tarafından kaleme alındı bu yazı.. Başka yazıları da var!! İnşallah onları da ilerde paylaşırız sitemizde.. Dileğim bu özgün yazılarına devam etmesi arkadaşımızın.. Yaklaşmakta olan mübarek Ramazan ayının bizlere esenlikler ve güzellikler getirmesi dileğiyle.. Sağlıcakla kalın!


SENSİZLİK…

Sensizliği sana mı, kendime mi anlatmam gerekiyordu karar veremedim ama anlatmam gerekiyordu, bir yerden başla dedi içimden bir ses “yazsana”, “yazmak istemiyorum, sus”, “yaz hadi iyi gelecek”… İki gece içimdeki sesle dalaştıktan sonra yazarsam beni uykumdan uyandırmaktan vazgeçeceğini söyledi, ben de yazmaya karar verdim…

Sensizlik nasıl başlamıştı? Düşünüyorum. Trajikomik olan kısım buydu galiba; sensizlik senle başlamıştı. Dün gibi değil iki saniye öncesi kadar net hatırlıyorum. Kendi halimde yaşarken senle tanışmıştım, ilk konuşma: “duygularını sorgula” – klik – “uyan parça yok” – “mantığını sorgula” – klik – “uyan parça yok” … O zaman endişelenmeye de gerek yoktu, sorgulamayı bırakmalıydım – klik – “Sorgulamayı süresiz olarak bitir”. Sonra nasıl olduysa bütün parçalar uymaya başladı. Heeyy, ne oluyordu? Bu kelebekler hep benim etrafımda uçuşuyorlar mıydı yoksa yeni mi belirdiler? Midemde de vardı bu kelebeklerden…“Midede kelebek uçuşma hissi!” Düşün hadi bir yerden hatırlayacaksın. Bu bir çok insanın aşık olma belirtilerinden biriydi. E şimdi bu kelebeklerin yaptığı iş miydi? “Hadi dağılın önemli bir şey yok” dedim, dağılmadılar… Sonra her yer kelebek oldu. Hava sisli olabilirdi, ama pembe olmamıştı hiç şimdiye kadar. Sorgulamayı bırakmamalıydım..

Ey aşk, senin bu yaptığın yasa dışı yollardan kalbime girmekti. Yakıştı mı sana şimdi? Ya sen aşkı güzelleştiriyordun, ya da aşk seni.. Ama birbirinize çok yakıştığınız su götürmez bir gerçekti. Kıskançlık baş göstermişti bende.. Sen ve aşk… Tamam, işte ben memnuniyetle çerçevedeki üçüncü kişi olmaya hazırdım. Ama… Bizim hiç çerçevemiz olmadı, aynı anda sen, ben, aşk sahneye çıkamadık. Benle aşk istekliydik istekli olmasına da sende bir isteksizlik mi vardı ne? “Bana mı öyle geliyor aşk, sen de bir baksana istemiyor mu?” dememe kalmadı, “İstemiyorum” dedin… Şimdi aşk bana ne desin ben ona ne diyeyim, önce hangimizin teselliye ihtiyacı var bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var: Ben kimseyi teselli edecek durumda değilim.. Kapalı ama ağır yaralarım var. Beni bırak aşk, sen kendini kurtar. Herkes yavaş yavaş gittiğine göre fırtına yakın demektir… Kaç!!
İşte sensizlik böyle başladı…

Oysa etrafına ördüğün kaleye girmek bile ne kadar zamanımı almıştı. Çok yorulmuştum, soluklanmaya ihtiyacım varken kapanan soğuk demir kapıların sesini duydum. Hayaller kurmaya başlamıştım oysa… Sana aşık olduğumu ilk ne zaman anladığımı sana söylememiştim hiç.. Şimdi söyleyeyim: Küçükken hasta olduğumda uyurken öleceğimi sandığım için uyumayı reddeder ağlardım. Annem de yanıma yatar beni kucaklardı. Başımı sağ göğsüne koyduktan sonra elimi sol göğsünün üzerine indirirdim. Kalp atışlarını avucumda hissederek uyuyakalırdım. Bu sessiz ninni bana “hiçbir şey olmayacak, uyu” derdi. Ama yine de ben uyuduktan sonra annemin gitmesinden korktuğum için elbisesini sol göğsünün üzerindeki elimle sımsıkı tutardım. Çocukluktan kalan ve unuttuğumu düşündüğüm bu alışkanlık birden aklıma gelmişti. Ben sana da böyle sarılıp uyumak istiyordum ve bunun ne demek olduğunu anlamak hiç de zor değildi… Matematikten nefret etmeme rağmen sen aşkı bana f(x) fonksiyonuyla açıkladığın için günlerce fonksiyonun ne olduğunu anlamaya çalışmıştım. Anladım deyip sana sürpriz yapacaktım ama şimdi itiraf ediyorum senin anlattığın fonksiyonu da, diğer bütün fonksiyonları da hiç anlamamıştım. Keşke anlayabilseydim…

“Ben sana daha geniş bir zamanda anlatırım demiştin”, anlamayışıma gülerek, ama geniş zamanlarda sensizliği düşünmek varmış… Keşke o zaman anlatsaydın ve ben keşke seni ne kadar sevdiğimi sana yazsaydım. Hep aklımdaydı, ama sürekli erteliyordum nasıl olsa yazarım diye.. Sensizliği yazmak düştü bana, bu planda yoktu ki… Küçükken oyuncaklarımı paylaşmamak için ayak diretirdim. Aynı şeyi şimdi kalbim ve aklım bana yapıyor. Sensizliği anlatamıyorum.. Ne zaman içimdeki ayaklanma biter, bilmiyorum.. Döneceğini bilsem “aspirini” bile paylaşırım, hem de hiç sevmediğim bir arkadaşımla… Çünkü sensizlik bıçak sırtında yaşamak gibi değil, bıçağın keskin tarafında kesile kesile yaşamak hergün… Çünkü “aspirin” çatı katındaki yeni odasını istemeye devam ediyor. Ben de seni özlemeye… Gitmeseydin…“İle” koysaydın adlarımızın arasına ve bağlasaydın birbirimizi… Aşkla…

Bir Ölüm ve Düşündürdükleri -I

FUAT ÖZKUL’un yazısı…

20 Ağustos 2010: Bugün İbrahim Alper’i kaybettik… Ya da daha önce kaybetmiştik de bugün haberimiz oldu…

***

Bugün en acı dolu sözleri bulabilir, en hüzünlü yazıları yazabilirim… En hüzünlü ağıtları yakabilirim… Bugün çok söz söyleyebilir ama hiçbir şey söyleyemeyebilirim. Ne yapsam, ne söylesem boş zamanı geri döndürmek mümkün olmadığına göre, insanın yazgısını değiştirmek elimizden gelmediğine göre…

İbrahim Alper

Beş yıl boyunca gözlerimizin içine baka baka, sessiz çığlıklarla “ne olur bir el uzatın bana!” diyen İbrahim’e bir umut ışığı veremediğimiz için Allah affeder inşallah bizleri… Dersler, sınavlar, ödevler, görevler ve benzeri bahaneler hepsi hikaye… Gencecik bir çocuğa bir el uzatamadıktan, yaşamına bir anlam katamadıktan sonra tüm çabalar boşa kürek çekmekten ibaret; eğitim öğretim adına tüm yapılanlar/yapılamayanlar/yapılmayanlar bir ibret hikayesinden öte bir şey değil aslında… (daha fazla…)

Yüreğimde Kelimeler – II

Yüreğimde Kelimeler -  II
FUAT ÖZKUL’un yazısı…

“Ne okuyorsun ?” sorusuna “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” diye cevap verir Hamlet Polonius’a, Shakespeare’in ünlü oyununda… Evet, kelimeler okuyoruz, kelimeler yazıyoruz, kelimeler söylüyoruz… Hayallerimizi kelimelerle süslüyor, acılarımızı sözcüklerle paylaşıyor ve ümitlerimizi kelimelerle yeşertiyoruz. Ama bir yandan da tüketiyoruz hayatlarımızı kelime kelime… Yine de yetiremiyoruz kelimeleri derdimizi ve halimizi ifade etmeye…

1.png

Kelimelerle ifade edemedikleri duygularını, düşüncelerini şiirle ifade ederler insanlar. Şiir yılların yaşanmışlıklarının, birikimininin, insanoğlunun kendisini ifade etmedeki acziyetinin birkaç sözcüğe, birkaç heceye, bazen birkaç mısraya, bazen de uzun satırlara sığdırma çabasıdır belki de, kimbilir?

Geçen zaman bir masala dönüşür, insanı aşan, insandan taşan duygu ve düşüncelerde şiire… Var olan bütün artı değerlerin; bütün güzelliklerin,  bütün dertlerin, isteklerin, sevgilerin, sevgililerin, sevmelerin, ümit ve beklentilerin zavallı kelimelere yüklenmesidir şiir… Yüzlerce güzel kokulu çiçeğin özünün tadının ufacık gözeneklere doldurulması gibi; şiir bal gibi şair de arı gibidir belki de… Çeviri ise şeker katılmış bal gibidir dense yeridir… :)

Şiir her şeydir insanla ilgili, insana dair, insanoğluna ait bütün her şeydir şiir… Hava kadar gerekli, hava gibi hafif ve özgür ama aynı zamanda cıva kadar yoğun ve ağırdır; fakat asla hava-cıva değildir!!! (daha fazla…)

Yüreğimde Kelimeler

Yüreğimde Kelimeler I
FUAT ÖZKUL’un yazısı…

Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Onlarsız da olmuyor, onlarla da… Hissiyatımızı ve düşüncelerimizi dile getirebilmek için, dertlerimizi paylaşabilmek ya da dertlilere derman olabilecek tavsiyelerde bulunabilmek için ihtiyacımız var onlara… Kısaca hayatın her anında ve her alanında kelimeler var, kelimelere ihtiyacımız var. Peki, her zaman duygularımızı ve düşüncelerimizi, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı ifade edebilecek kelimelerimiz var mı? Yalansız dolansız yüreğimizi ve zihnimizi ortaya dökecek, kalbimizdeki ve beynimizdeki iklimleri ve ikilemleri dosdoğru ifade edebilecek doğru düzgün bir kelime dağarcığımız var mı? Kelimelere ne kadar da ihtiyacımız var, onlarsız ne kadar da zayıfız, çaresiz ve anlaşılmaya muhtacız. Noksanız… Eksiğiz…

su-icene-yilan-dokunmaz
Hadi bizim sağlıklı bir iletişim için, derdimizi, tasamızı, sorunlarımızı, kederimizi, mutluluk ve umutlarımızı anlatacak bir kelime hazinemiz var diyelim. Bizi dinleyenlerin, anlamaya çalışanların, ya da anladığını sananların veya anlayacağını umduğumuz insanların yeterli bir kelime dağarcığı olduğunu nereden ve nasıl anlayacağız? Anlatmak o kadar zor ki bazen bazı şeyleri… Anlamak çok daha zor değil mi? Anlayan anladığını nasıl anlatacak ve bizler nasıl anlayacağız doğru mu yanlış mı anlattığımızı veya anlaşıldığımızı… Mevlana’nın “ne kadar bilirseniz bilin söyledikleriniz karşınızdakinin anladığı kadardır” düsturu ne kadar da doğru…

kestirip  atma

O zaman ne yapacağız peki eğer karşımızdakilerin sınırları bizleri sınırlıyorsa? Susup sessizliğe mi bürünmeliyiz kelimeleri bir yana bırakıp. Yoksa yine de zavallı kelimelerin sırtına mı yüklemeliyiz ümitlerimizi, korkularımızı ve hayallerimizi… Belki anlarlar belki anlamazlar, ama yine de anlatmaya değer mi demeliyiz, anlaşılabilmek için çırpınmaya devam mı etmeliyiz her şeye rağmen? Yoksa “sükut altındır” deyip sesimizi sessizliğe teslim mi etmeliyiz. Çok şeyi cevaplamaya muktedirdir kimi zaman sessizlik… Ama sesimizi duyurmak, hatta sessizliğimizi duyurabilmek için bile kelimelere ihtiyacımız var her halükarda… Şairin “duyuyorum anlatamıyorum” dediği gibi, biliyoruz fakat anlatamıyoruz bazen, zaman zaman görüyoruz ama anlatamıyoruz, ya da anlıyoruz ama anlatamıyoruz çoğu zaman… Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi:

İman, ihlas, vecd ve aşk, bunlar birer kelime…
Kelimeyi boğardım verselerdi elime…

Kelimeler olmadan ne kadar da çaresiz ve cahiliz. Kelimeler olmadan ne kadar da fakiriz… Belki de bu yüzden “kelime hazinesi” diyoruz kelime bilgimizi ifade edebilmek için. Hazinedir gerçekten de kelimeler değerini bilene… Bizi insan yapan değerler; dürüstlük, doğruluk, yardımseverlik, çalışkanlık, azim, sabır, hoşgörü, haysiyet,  metanet… Hepsi birer kelimeden ibaret değil mi aslında? Onlarsız ne kadar azız, ne kadar da kıymetsiz insanlarız. Zor zamanlarımızda, hayattan en bunaldığımız, boğulduğumuzu sandığımız anlarda da kelimelere sarılırız yine dualarımızla, dualarımızda… Onlar olmadan ne anlamımız var ki şu alemde…“Sahip olduğumuz tek şey kelimelerimizdir” diyor bu yüzden Beckett usta. Bize değer katan tek varlığımız, varlık sebebimiz.

Kullandığımız kelimeler kadar kullanamadıklarımızda duygularımızı ve düşüncelerimizi yönlendiriyorlar bir bakıma. İçimizdeki heyecanı, coşkuyu ifade edebilmek, gördüğümüz güzellikleri tasvir etmek, iyiyi ve doğruyu emretmek, hissettiğimiz özel anları, hatırladığımız anıları ya da yaşadığımız farklı olayları anlatabilmek için sevdiklerimize ve dostlarımıza daha çok pozitif kelimelere başvururuz. Tam tersi durumlardaysa negatif kelimeler koşar gelirler imdadımıza; biraz küfür, biraz argo ile birlikte…

nal

Dilimize pelesenk olmuş kelimelerimiz vardır birde her birimizin… Değişik durumlar ve olaylar için sürekli kullandığımız… Bismillah ile başlarız her işimize, maşallah deriz beğendiğimizde, inşallah deriz ümit ettiğimizde… Kızdığımızda fesuphanallah gelir dilimize, alçakgönüllülük göstermek için estağfurullah… Hasbinallah ne güzeldir, sinirli anlarımızda “sabır” kelimesini unuttuğumuzda, maazallah yanlış bir şey yapmaya niyetlendiğimizde ne de rahatlatır bizi… Eyvallah der bırakıp gideriz meydanı boşboğazlara, anlamsız bir kelime israfını engellemek maksadıyla. Kelimeler bilinç seviyemizin göstergeleridir. Bilinçaltımızın da anahtarları… Onlarla açarız içimizdeki en mahrem, en gizli sırların saklandığı içimizdeki dehlizlerin kapılarını… Ve yine onlarla kapatırız içimizdeki boşluğu ve zihnimizdeki açlığı…

Dünyayı değiştirmek için yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekir. Yaşam tarzımızı değiştirmek için de hali hazırda kullandığımız lügatımızı yenilemek, yeni ufuklara yelken açmamızı sağlayacak kelimelerin sırtına binmemiz gerek. Yani yeni kelimeler öğrenip kullanmayı denemek! Eğer daha müreffeh, daha güzel, daha adaletli ve daha temiz bir dünya da yaşamak istiyorsak. Temiz. Ne güzel bir kelime! Basit ve yalın… Daha temiz bir gezegende, yani daha az kirli bir doğa da, daha az kirlenmiş bir toplumda ve de her açıdan daha temiz bir yeryüzünde… Bizler bireyler olarak temiz olmalıyız ki yaşadığımız toplumda temiz olsun. Daha az suç, daha az cinayet, daha az vahşet olsun. Yani daha az kan ve gözyaşı olsun. Yine bizler temiz tutmalıyız ki yeryüzünü, yerin yüzüne yüzümüz kızarmadan bakabilelim ve yerin üstünde yüzümüzü kapamadan gerçeklere, gerçeklerle tertemiz yaşayabilelim.

Yaşam tarzımızı değiştirmek hayat felsefemizi değiştirmek demektir. Hayatımızı, felsefemizi değiştirmek için, kendimizi değiştirmemiz gerekir. Kendimiz değiştirmek kelimelerimizi değiştirmeyi gerektirir.“Peki bunu nasıl yapacağız?” diye sorarsanız eğer,  makul bir cevap veremem belki.“Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş” derler ya… “İlacım olsa ben sürerdim kelime!” :) Yine de bazı kelimeler bir cevap vermeyi mümkün kılabilir ümidiyle bir cevap aramalıyız herhalde. Ümitsizlik yerine umudu, kızgınlık ve öfke yerine sabır ve hoşgörüyü, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kardeşliği ikame edebilmemiz gerekli başlangıç olarak. Bir şeyleri değiştirmek için bir yerden başlamak gerekiyorsa önce kendimizden başlamalıyız herhalde. O yüzden bu yazdıklarımı önce kendime, nefsime söylüyorum sonra okuyan sizlere…

mudafa

Bismillah deyip “başlamak”tan başlayalım o halde. “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derler ya. Hayatımıza yeni bir yön vermenin de herhalde en önemli yolu başlamaktan geçer. Hep yapmak isteyip de sürekli ötelediğimiz bir şeyleri yapmaya başlamak! Yeni bir dil öğrenmeye başlamak, bir kitap okumaya, hiç yapmaya vakit bulamadığınız herhangi bir şeye! Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir akrabanızı ziyaret etmeye, çok zamandır aramadığınız eski bir dostunuzu aramaya başlamaya ne dersiniz. Yürümeye başlamak, oynamaya, dans etmeye ya da gülüp eğlenmeye başlamakta olur diğer başlangıçları yapmak zor geliyorsa. Yapmadığımız ya da yapmaya fırsat bulamadığımız bir şeyleri yapmaya başlamaktan başlayalım mı ne dersiniz? Öyle çok zor, çok karmaşık şeyler olmasın. Zira başlangıçlar kolay ve keyifli olmalı ki iyi bir başlangıç yapabilelim. Daha çok hayal etmeye başlayalım mesela. İnsan hayal kurarken bir dahidir. Cesur ve gözü pektir. Sınırlarını zorlayabilir düşlerinde. Gerçeklerle boğuşmaktan hayal dünyasını hep ihmal ederiz nedense. Çocukken mümkün olan şeyler biraz büyüdüğümüzde nedense imkansız gibi görünür bizlere. Çoğu zaman hayaller gerçeklerin kabataslaklarıdır aslında. Ve sınırlı olan bir zaman ve mekandan sınırsız olana geçiştir en basit tanımıyla.

Başlamaktan sonra, “devam etmek gerekir” ki “Başlayan her şey biter!” prensibi işleyebilsin. Yapmaya başladıklarımıza devam etmek! Gülmek, umut etmek ve sonra yaptıklarımızın sonucunu beklemek! Tarlasına tohum saçıp “bitmezse toprak utansın” diyen çiftçinin tevekkülüyle, sabrıyla beklemek! Doğru kişiyi, doğru zamanda ve yerde beklemek! Vazgeçmeden ve bırakıp gitmeden ümitle beklemeye devam edebilmek. Beckett ustanın modern zaman abdalları Gogo ve Didi gibi beklemek… Ve bu esna da olup biten şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak ve anlayamadıklarımıza da gülüp geçerek pes etmeden beklemek gerek. Hayat kötü bir filme benzeyebilir, bizlere büyük kalp kırıklıkları ve sıkıntılar yaşatabilir. Ama yine de ortasında çıkıp gitmek istemeyiz hiçbirimiz. Sonunda güzel bir şeyler olacağına inanarak, beklediğimizin geleceğine, beklentilerimizin gerçekleşeceğine iman ederek sonrasını, son perdesini beklemek lazım hayatın, umudumuzu yitirmeden. Kısaca inanmak gerek düşlediklerimizin, beklediklerimizin gerçek olacağına… Çünkü inançsız hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yapılmaz ve hiçbir şeye sahip olunamaz.

mahvedeyim

“Bilmiyorum” demek bazen risklidir, çoğu zaman zordur ve aslında pek beceremediğimiz bir şeydir aciz kullar olarak.(Bkz. Bilmiyorum diyebilmek I) Bulmaya, öğrenmeye çalışmak, araştırmak bilgiye doğru atılmış en büyük adımdır, bilmenin yarısıdır. Hatta tamamıdır çoğu zaman. Yeni yerler gezmek, keşfetmek, yeni insanlarla tanışıp, konuşmak bizi farklı ufuklara götürebilir. Kısacası yaşamı küçük adımlarla yeniden keşfe çıkmamız lazım cesaretle, yeni yerlerden, şeylerden, kişilerden ürkmeden. Bunu yapabilmek içinse “güvenmek” gerek. Öncelikle kendimize güvenmemiz gerek elbette. Sonra? Diğerlerine, ötekilerine ve ötekileştirdiklerimize…

Son olarak “dinlemek” gerek diğerlerini, söyleyecek sözümüz olduğunda dinlenmek için! Çoğu zaman birini dinlemek bize zor gelir, hemencecik dikkatimiz dağılır, başka yerlere dalar gideriz ve dinlermiş gibi yaparız aslında. Fakat bize göre en aptal görünenleri ve hatta olanları bile saygıyla dinlemek gerek, en cahil insanın bile bize anlatacak bir hikayesi varsa dinlenmeye değer bir şeyleri de var demektir. Yoksa nasıl anlayabiliriz öyle olup olmadığını… Ama zordur dinlemek. Konuşmak dururken, iki lafın belini kırmak varken, kelimelere eziyet etmek gibi lezzetli bir alışkanlığımız bizi beklerken nasıl dinleyebiliriz ki bir başkasını? Dinlemeyi bırakın çoğu zaman duymayız bile diğer insanları, yanımızda bas bas bağırırlarken “Söyleyemediklerimi de duyun lütfen!” diye. Evet, eğer iyi bir dinleyici isek bize kelimelerle gönderilmeye çalışılan mesajlar kadar, söylenmeyenleri ya da söylenemeyenleri de duymamamız veya dinlememiz gerekir.

Yanlış anlaşılma korkusuyla, doğru kelime bulamama tedirginliğiyle, aslında yeterince zengin bir kelime hazinesine sahip olmamanın yol açtığı güvensizlikle çevremizdeki çoğu insan çoğu zaman zavallı bir edayla gözlerimizin içine baka baka anlaşılmayı bekliyorlar. Konuştuklarında kimsenin onları dinlemediği hissine kapıldıklarından ve gerçekten de bizim onları yeterince dikkatli bir şekilde dinleme zahmetine girmediğimizden, susmayı tercih ediyorlar; yüreklerindeki ve zihinlerinde biriktirdikleri içlerini kemiren duygu ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret edemiyorlar. O yüzden konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Birbirimizi dinleyip, anlayıp, saygı ve sevgi duymak yerine birbirimize düşman kesiliyoruz basit kelime ve kavramlar yüzünden. Çok yazık! Sonra da zavallı kelimeleri suçluyoruz kendi beceriksizlik ve basiretsizliklerimize kılıf bulabilmek kaygısıyla. Duygu ve düşüncelerimizi bir türlü iletemiyoruz ne yazık ki…  Bu “iletişim” çağında “iletişemiyoruz” aslında…
okuma-yazma
Bu kadar kelime israfından sonra, inşallah bir şeyler anlatabilmişimdir sizlere. Yoksa yazık olur bunca kelimeye ve“tüm kelimelerin sahibi” ne hesap vermek düşer bana. O yüzden bu yazıyı,  gerçek söz üstatlarından birinin şiiriyle sonlandırmak beni böylesi bir vebalden kurtarmak adına uygun olur kanaatindeyim. Çünkü sözün bittiği yerde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda şiir çıkar gelir süzülüp insan denilen meçhulün yüreğinden…
Sağlıcakla kalın…

KAFİYE
ne diye
bu şuna
şu buna
kafiye?
başa taş
aşa yaş
Hey’e ney
tuhaf şey
kafiye
mantığı
o mantık
hediye
sandığı
bu sandık!
o mantık
bu sandık-
ta sandık
ve yandık
ne yandık
hendese
kümese
tıkılmak
hadise
kırkayak
adese
oyuncak
vesvese
gökbayrak
ölümse
gel dese
tak tak tak
mu-hak-kak
sorular
sordular
neden çok
nasıl yok
niçin var
sanatsız
papağan
neden çok
ve atsız
kahraman
niçin yok
çok ve yok
yok ve çok
aç ve tok
tok ve aç
tut ve kaç
saklambaç
neden çok
nasıl yok
niçin var
niçin’i
boğarken
piçini
yatakta
bastılar
şafakta
astılar
ve derken
nasıl yok
niçin var
bir varmış
bir yokmuş
karamış
ve kokmuş
dünyamız
rüyamız
kapkara
manzara
gebeler
döşeksiz
ebeler
isteksiz
kubbeler
desteksiz
habbeler
süreksiz
türbeler
meleksiz
tövbeler
gerçeksiz
cübbeler
yüreksiz
cezbeler
şimşeksiz
izbeler
emeksiz
heybeler
ekmeksiz
kafiye
hikaye
dava tek
ölmemek
peygamber
ne haber
bir batan
var vatan
kandil loş
ocak boş
ve dağ dağ
elveda!
gitme kal
nefes al
emir tez
bekletmez
ve O nur
bulunur
işte iz
geliniz
toprak post
ALLAH DOST…

Necip Fazıl Kısakürek

Biliyorum – 2

Biliyorum 2
FUAT ÖZKUL’un yazısı…

“Biliyorum diyebilmek” gerçekten çok zor biliyorum, ama biliyorum diyebilmenin gerekli olduğunu biliyorum. Uzun zaman sonra tekrar bildiklerime eklediğim yeni bilmediklerimle bilmem gereken şeylerin ne kadar çok olduğunu fark etmenin verdiği hisle birşeyler karalamak gerektiğinin zamanı geldiğini biliyorum.

“Asil azmaz, bal kokmaz” demiş atalarımız, biliyorum. Ancak asillerin azmayan asıllarını bulmanın zorluğu içerisinde, azınlıkta kalan asillerin sayısının azlığını farketmenin yürekte bıraktığı buruk acıyla, henüz umudunu yitirmemiş, aslını unutmamış, asil ruhlu çocukların dudaklarına bir parça kokmayan bal sürmek maksadıyla bir yazı yazmanın ne zorlu bir uğraş olduğunu biliyorum.

ga2.gif

Başımızı belaya sokmamak için çenemizi tutmamız ve haddimizi bilmemiz  gerektiğini biliyorum!

“Bırak herşey değişsin, sen değişme, sonunda sen değişik olursun” ilkesinin çelişkili görünmesine rağmen bir o kadar da tutarlı bir tutum olduğunu biliyorum. Belki de “değişmeyen tek gerçek değişimin kendisidir” ifadesini kendi tutarsız değişimlerini gizlemek maksadıyla bir ilke haline getirmiş olan kimi ilkesiz ve de ülkesiz aydınların, karanlık güçlerin maşası olmayı ve esen rüzgara göre rotalarını bulmak maksadıyla çoban yıldızının yönünü bile inkara kalkışanların maskesini düşürmek amacıyla böyle bir yazının gerekli olduğunu biliyorum. Yine de değişmeyen ve de hiç değişmeyecek olan ve değişmeden de kendini yenileyebilen bazı düşünce ve doğruların, eninde sonunda yolunu bulmakta zorluk çekenlerin imdadına yetişecek bir kılavuza dönüşeceğini biliyorum.

selcukerdem-223.jpg

Bazen sağlıklı iletişim kurabilmek için yeni ve sıradışı yollar denememiz gerektiğini biliyorum!

“Doğru olanı dokuz köyden kovarlar” ama onuncu köy varsa gidecek, doğruyu dosdoğru bir şekilde söylemenin yanlış bir şey olmadığını biliyorum. Çok zor bu kadar eğrinin arasında doğruyu bulup söylemek ama imkansız olmadığını biliyorum. Çünkü “doğru” yalnız acı olanı söylemek, çirkinden söz etmek, yanlışları göstermek değil, sevgiyi de belirtmek, iyiyi de söylemek, güzeli de göstermektir, biliyorum. Eğer orda bir köy varsa uzakta (veya yakında !) gidemedikten, göremedikten sonra o köye, o (onuncu !!!) köyün bizim köyümüz olduğu yalanına inanmanın düpedüz salaklık olduğunu biliyorum.

Biliyorum başkalarının ayıplarını ve günahlarını araştırmayı terk edenin kendi ayıplarını ve yanlışlarını görüp düzelteceğini söylemiş Hz.Ömer. Bunun ne doğru bir tespit olduğunu biliyorum. İnsanların sırf yanılgılarına göre değer biçenler cahillerle budalalardır elbette. Olgun ve bilgili kişler ise her zaman ve her yerde herkeste doğru ve iyi yanları da arayıp bulabilirler isterlerse, biliyorum. Çünkü iyiliği yalnız iyiler anlar, kötülüğü ise herkes…

selcukerdem-140.GIF

Kendimizi geliştirebilmek için bizden daha tecrübeli ve bilgili insanlara kulak vermemiz gerektiğini biliyorum!

Bilgisiz olduğumuzun şuuruna varmak bilgiye atılmış büyük bir adımdır ve bin kilometrelik bir yolculuğa bir adımla başlanır biliyorum. “Bildiğim tek şey bir şey bilmediğimi bilmektir” sözünü hemen herkesin bildiğini ama aslında ne anlama geldiği konusunda pek kafa yormadıklarını biliyorum. Çünkü bunu söyleyen birçok kişinin çok şey bildiğini düşündüğünü ve bu sözün şuuruna varmanın kolay olmadığını biliyorum. Bense birçok konuda, bir çok yerde, birçoklarımızın haddini bilmesi gerektiğini biliyorum.

Hayatın incelikten yoksun hilekarlar, alçak yalancılar ve korkak aptallar tarafından kaba biçimde oynanan kötü bir komedi; belki de traji-komedi olduğunu biliyorum! Çünkü yaşam gerçek bir karmaşa, kötülük arsız ve güçlü… Güzellik büyüleyici ama az. Mutluluk çok kısa. İyilikse çok çabuk yitip gidiyor. Günler adiliklere dönüyor. Duyarlı insansa yok denecek kadar az. Ama bu haliyle bile dünya bir yanılgı değil, bir fantezi değil, geceden kalma kötü bir düş değil. Her gün yeniden ve yeniden uyanıyoruz yaşama, büyük ve bitmez bir umutla. Ne unutabiliyoruz, ne de savsaklayabiliyoruz. Ne yok sayabilir ne de vazgeçebiliriz. Biliyorum. Çünkü “bak güzel günler yola çıkmış geliyorlar” diyor Mevlana…

selcukerdem-231.jpg

Hayatta ne bulacağımızın neyi, nerede ve nasıl aradığımıza bağlı olduğunu biliyorum!

Aşkı anlamak mı gerek, hissetmek mi veya aramak mı? Yoksa bir yerlerde ansızın bulmak mı, ya da tanımını yapabilmek mi gerekli, bulabilmek ve yaşayabilmek ve de hissetmek için… Sadece bütün bunları düşünmenin çok gereksiz olduğunu biliyorum. Ama Bernard Shaw’un “aşk bir kişi ile geri kalan herkes arasındaki farkın çok fazla abartılmasıdır” dediğini biliyorum. Balzac da “ aşk aşı gibidir, insanın ikincide ağır hastalanmasını önler” diyor. Aşkın büyük bir hoca olduğunu biliyorum yanlızca… Birçok şey öğretmeye çalışan, iyiniyetli ve çalışkan, ama çoğu zaman yapmaya çalışırken pervasız ve acımasızca yıkıveren… İnsan iki şeyi saklayamaz bu yüzden; sarhoşluğunu ve aşık olduğunu… Çünkü aşkın akılla pek işi olmaz. Gayet iyi biliyorum…

Yazdıklarımın çoğunun okuyanların çoğu tarafından anlaşılmayacağını ve/veya yanlış anlaşılabileceğini biliyorum. Ama      “ne kadar büyük düşünürsen o kadar yanlış anlaşılırsın” diyor Emerson. Dolayısıyla bunun çok ehemmiyetli olmadığını biliyorum. Hem ne söylerseniz söyleyin, söyledikleriniz karşınızdakinin anlayabildiği kadardır demiyor mu Mevlana? Bu sepeble anlamadan eleştiren veya daha kötüsü anlamaya çalışmadan eleştirmeye girişenler olabileceğini biliyorum. Nihayetinde Cemil Meriç üstadın dediği gibi denize atılmış bir şise her kitap (yazı), içine gönlünü boşaltığın şişeyi belki açarlar belki açmazlar. Sorun yok… Biliyorum. :)

ga1.gif

Mutluluğu yakalayabilmek için, güzellikleri farkedebilmek için iyimser bir bakış açısına ihtiyaç duyduğumuzu biliyorum.

Mecaz-ı Hayat

Hayat güzel
Güzel anılar gibi
Şefkatli analar kadar
Masum bir çocuk gibi güzel.

Nefret çirkin
Asık suratlar gibi
Sevimsiz yalanlar kadar
Sahte bir gülümseyiş gibi çirkin.

Ölüm hüzünlü
Yürek sızlatan ağıtlar gibi
İç yakan şarkılar kadar
Fani bir ömür gibi hüzünlü.

Yaşam güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar kadar güzel
Ağıt yakan masum analar gibi
Güzel ve hüzünlü.

Hayat pembe hülyalar kadar
Hüzün dolu anılar gibi
Korku dolu kabuslar kadar
Ve güzel olan her şey gibi
Yalnızca mecaz!

Fuat Özkul/ Malatya 1998-2009

Fuat ÖZKUL
(İnönü Üniversitesi – MALATYA)

Biliyorum – 1

Biliyorum -1
FUAT ÖZKUL’un yazısı…
 

Biliyorum. Bir yer var… Biliyorum. Şairin; “Bir yer var, biliyorum;/ Her şeyi söylemek mümkün; /Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; /Anlatamıyorum” diye bahsettiği bir yer. Ama anlatamadıklarımı anlatmayı denemem gerektiğini de biliyorum. Büyük dertler dilsizdir. Biliyorum. Ama dertlerimizi dillendirmek gerektiğini de biliyorum. Hazreti Ali’nin: “Bela sırasında sabırsızlıkla sızlanmak, musibeti artırır” sözünü biliyorum. Ama başka bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle bir şeyler yazmam gerektiğini de biliyorum. Yine Hz. Ali’nin; “Akıl tamam olduğunda, söz azalır” sözünü biliyorum. Fakat Cemil Meriç’in “Söyleyecek sözü olanın sükutu intihardır” sözünü de biliyorum. Filistin’de yıllardır süregelen katliam da İsrail uçaklarının attığı bombalarla ve İsrailli askerlerin mermilerine hedef olarak şehit edilen binlerce masum çocuk olduğunu biliyorum. Bu acıları, dertleri ve sıkıntıları ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kaldığını da biliyorum. Şiir yetişir bu anlarda… Biliyorum. Zavallı sözcüklerle, uzadıkça uzayan cümlelerle, sayfalar dolusu kelimelerle ifade edilemeyen duyguların, düşüncelerin, dertlerin ve kaygıların ve elbette soylu başkaldırıların asil sözcüsüdür şiir. Biliyorum. İsyanın ve direnişin sesidir. Davos’ta vakur bir edayla zalimlere ve onları alkışlayan destekçilerine tavır koyan, şiir okuyan büyük yürekli adamın da “yumuşak başlıyım, ama uysal koyun değilim” dediği gibi, en onurlu başkaldırıların da en özlü ifade biçimidir şiir. Biliyorum. Milli şairimiz Akif’in evrensel mesajlar içeren şiirinin tam yeridir. Biliyorum:

(daha fazla…)

Hayat, köy, mutluluk üzerine…

 ”Bu yazı Dr Cezmi Karaca tarafından kaleme alınmış ve müsaadesiyle sitemizde yayınlanmıştır.”

Beton yapılar arasında, bir beton yapıda, balkonda oturmuş, yağmurun yağışını seyrediyorum. Yağmurla birlikte kurum yağıyor, katran yağıyor, zift yağıyor, çamur yağıyor. Çatılara, camlara duvarlara çarparak yağıyor. Ürkütücü bir gürültü ile. Toprak yerine asfalt kokuyor.

Yağmur her yere yağar; ama toprak en güzel bizim Doğanlı’da kokar. Toprağın, binlerce tür çiçekten devşirdiği harmonidir toprak kokusu ve yağmura şükran ifadesidir. Bize ise bir armağan.. Doğanlı’da yağmur yağarken toprak kokusunu nefeslemeyeli ne çok zaman geçti. Mayıs ikindilerinde sağanak geçişler olurdu. Şimşek ve gök gürültüsüyle tedirgin çocuk yüreğimi bir ardıç ağacının duldasında korumaya çalışırdım. Yağmur sıcak toprakta buğulanırdı. Yağmur ve rüzgar bir oyumun yapraklarında buluşur, dünyanın en güzel melodisi olurdu. Islanırdık, iliklerimize kadar ve üşürdük. Ama ziyanı yok, birazdan yağmur geçip gidecek Yağca’ya doğru. Kuru odun toplayıp, alevleri gökyüzüne çıkacak bir ateş yakacağız. Üzerimizdeki paçavralar kururken, ısınan yorgun bedenlerimize ağır bir rehavet çökecek, huzurla gevşeyeceğiz. Bir top nohut koyup kenarına, keyifle karaca yiyeceğiz. (daha fazla…)

Bir Kuş (ya da Kış) Hikayesi

Bir Kuş (ya da Kış) Hikayesi
FUAT ÖZKUL’un yazısı…
 

*Kuşlar, kediler ve köpekler ve bilumum hayvanat üzerine alegorik ve biraz da politik bir yazı denemesi!Ve bir yaz daha bitti, artık sonbahardayız! ‘Son’ da olsa bir ‘bahar’ dayız! Rüyada gibi, ülkenin gerçeklerinden bihaber, uzayda gibi dünyanın gerçeklerinden habersiz, ayakta durmaktan ve konuşmaktan aciz kuş beyinliler ve muhbir mi muhabir olduğu belli olmayan bir akbaba misali önlerine atılacak leşleri bekleyen gazeteci veya köşe yazarı siluetinde ki leş kargalarının şakşakları ve savaş tam  tamları arasında geçiyor günlerimiz. “Arif olan anlar-mış” veya “Arife tarif gerekmez-miş”  ama bizim hali pür melalimizi anlatacak tarifleri ve bunları anlayacak arifleri bulmak çok zor…

Sarı benizli bir yalnızlık çöktü üzerimize sonbaharla birlikte, karda yağacak bu gidişle… Ama güneşte doğacak! Köpeklerin ulumaları (ve bazen hırlamalarının) arasında, yeni bir günü müjdeleyen horoz sesleriyle beraber, özürlük için (de) uçuşan martılarla birlikte, Zümrüdü Anka kuşlarına bindirdiğimiz pırıl pırıl, tertemiz ve aydınlık, şiir gibi çocuklar Afrodit’e can veren dalgaların taşıdığı çakıl taşlarıyla birlikte vuracak çerçöple dolu, kirletilmiş kıyılarına güzel ülkemin… (daha fazla…)

“Bilmiyorum” diyebilmek!

“Bilmiyorum” diyebilmek!
Fuat Özkul’un yazısı…

Bütün insanları kategorize edebildiğimde, sınıflandırıp, ayrıştırdığımda çok şey bildiğimi sanıyorum. Bütün bildiklerimi bir kitaba sığdırmaya çalıştığımda yanıldığımı anlıyorum. Bilginin kapısının bir şey bilmediğimizi bildiğimizde veya kendimize itiraf edebildiğimizde açıldığını biliyorum. Öyleyse bilmediklerimizi görüp, doğru sorular sorup başlamalıyız bilmeyi öğrenmeye… Çok sorumuz olmalı ceplerimizde… Korkmadan, sıkılmadan, gocunmadan “bilmiyorum” diyebilmeli ve bilemediklerimizi öğrenebilmek için sorular sormalıyız bilenlere, öğretenlere ve belki en çok da kendimize…

Kendimi bilmiyorum!Yüreğimin bazen dünyayı içine sığdırabileceğini sanıyorum, bazen ise kendi çırpıntılarına bile dar geliyor. Küçük bir gülümseme içimi ısıtıyor bazen, bazense gök gürültülerini kıskandıran kahkahalar bile yetmiyor yüzümü güldürmeye. Bazen inanılmaz derecede havai, bazen de inanılmaz derece de kanadı kırık oluyorum. Hep aynı bedenin içinde yaşıyor, ama kendimi tanıyamıyorum/bilmiyorum.

İnsanları bilmiyorum.Tam güvenilir bulduğum anlarda sırtımdan vuruyorlar. Artık hiç kimseye inanamayacağımı sandığım zamanlarda bir sıcacık yürek gelip buluyor bazen beni… Çoğu zaman kim oldukları belli olmayan yabancı gibiler. Çoğu zaman sandığımdan / umduğumdan daha fazla yaşıyorlar içimde. Her zaman aralarındayım, bazen içlerindeyim ama insanları bilemiyorum.

Zamanı bilmiyorum. Küçülüp kısacık bir ana benzediği zamanlarda oluyor, uzayıp ıssızlaşıp sonsuz bir uzay yolculuğunu andırdığı da… Bir kum saatinin düzenli akışın da yakaladığım da oluyor onu, bir duvar saatinin tiktakların da kaybettiğimde… Saatim her zaman kolumda ve yelkovanı akrebini durmaksızın kovalamakta, ama zamanı bilemiyorum. (daha fazla…)

Hayırlı Olsun Hayırlara Vesile Olsun!

Fuat Özkul’un yazısı…

Unutmayın arkadaşlar “yeni nesiller sizlerin eseri olacak.” Bu üzerinize büyük bir sorumluluk yüklüyor ve sizlerin, hepinizin istisnasız bu sorumluluğun bilincinde pırıl pırıl yüreklerinizle, iyi yetişmiş öğretmenler olarak yüzümüzü ak çıkaracağınıza sonsuz güvenim var. Allah yar ve yardımcınız olsun yeni görevlerinizde. Gittiğiniz yeni yerlerde ve tanışacağınız yeni insanlarla kuracağınız ilişkilerde, öğrencilerinizle gireceğiniz diyaloglarda sıkıntı çekmeyeceğinizi ümit ediyorum. 

Çünkü hepiniz “insanların beyinlerinden önce gönüllerini fethetmeniz” gerektiğini biliyorsunuz; hepiniz insanların zihinlerinde olumlu yönde değişikler yaratabilmek için kalplerini kazanmanın gerekliliğinin farkındasınız. Bundan eminim! Bunu bütün derslerimizde fırsat buldukça sık sık vurguladık. İngiliz Edebiyatına Giriş dersin de bile :) Özellikle velilerle olan ilişkileriniz de dikkat etmeniz gereken en önemli şey “kuzguna yavrusu şahin görünür gerçeği.” Lütfen buna dikkat edip anne- babaların kalplerini gereksiz yere kırmayın. (daha fazla…)

Son Bir Hasbihal!

FUAT ÖZKUL’un yazısı…
 
Zaman zaman ZAMAN’ın çok yavaş ve zorlu geçtiğini düşünmüş olsanız da, görüyorsunuz işte su gibi akıp geçti ZAMAN ve geçiverdi bitmez gibi görünen 5 yıllık süreç, bir an gibi! Artık bir anlık bir anı oluverdi. Umarım daha çok güzel anılarla ayrılıyorsunuzdur Malatya’dan! Umut kuşlarını yerken zaman denilen kedi, özgür kuşlar gibi yeni bir hayata kanat açıp, uçup gidiyorsunuz yuvadan başka başka diyarlara! Hepinizin yolu açık olsun, zorlu yolculuklarınızda Allah yardımcınız olsun! Hepinizin öğretmenlik mesleğini hakkıyla icra edeceğinize yürekten inanıyorum. İnşallah sizlere iyi birer örnek olabilmişizdir. Sürçü lisan ettiysek bazen, ya da kalplerinizi kırdıysak bilmeden affedin bizleri! Yüreğinizdeki umut kuşlarını tüketmesine izin vermeyen ZAMAN’ın! Bazen insan umutsuzluğa kapılıverebiliyor hayatın zorlukları ve insanların anlayışsızlıkları ve ikiyüzlülüğü karşısında ama yine de ümit var olmalı ve sonuna kadar vazgeçmemeli insan. İnsanı insan yapan da bu belki de zaten! Hayat; insanın zamana karşı yarışması, zorluk ve yokluklara karşı durmaya çalışması, ve haksızlık ve zulme karşı başkaldırmasından ibaret bir oyundan başka bir şey değil belki de! Her türlü sıkıntıya, üzüntüye, dert ve kedere karşı mutluluk ve umutluluk rolünü oynayarak sürdürüp götürmeliyiz oyunu son sahnesine kadar, ‘ya gelirse’ diyerek, ‘belki olursa’ diyerek, ümidimizi yitirmeyerek beklemeyi bilmeliyiz, beklediğimiz şeyin ne olduğunu bilerek elbette! Belki de her şey;

(daha fazla…)

BAŞYAZI ya da SONYAZI!

FUAT ÖZKUL’un yazısı…
 
0 kilometre de hiç kullanılmamış hayallerle ve ne umutlarla geldiğimiz üniversitedeki dört perdelik (kimileri için beş!) oyunumuzun son sahnesine gelmiş bulunuyoruz. Ömrümüzün acılı tatlılı dört yılı daha bizleri geri de bıraktı. Ama boş verin, üzülmeyin, kendimizi beş yaşındaymışız gibi bile hissedebiliriz (Fakat IQ olarak değil haaa!) Nitekim clock time değil psychological timedır önemli olan, isn’t it? Hem zaten hayallerin yerini pişmanlıklar almadıkça pek de yaşlanmış sayılmaz insan. Bilahare beş yıldır yaşadığımız hiçbir şeyden pişman değiliz, değil mi? Tabii ki değiliz! Dört yılda dört bin yıllık edebiyat tarihini, kültürünü yani insanlığı inceledik, ve öyle ya da böyle edindiğimiz ya da edinmek zorunda kaldığımız bilgiler bizlere öylesine yeni horizonlar açtı, eski ama eskimemiş fikirler bizlere öylesine yeni point of viewler verdi ki, şimdi merak etmeden edemiyoruz “what is there beyond the horizon?” diye. Artık anlamadığımız şeylere tapmıyoruz. Çünkü bilgiliyiz, çünkü Hacettepeliyiz! Because her şeyin en iyisini bizlere vermeye çalışan ve de veren; ve bizim de almamızı sağlayan hocalarımız vardı. Gerçi hala da varlar, çünkü onlar biz gelmeden önce de bize bağlı olmadan varlardı, ve var olmaya devam edecekler biz çekip gidince de, Nazım’ın kelimeleriyle; bizde bu aslın sureti çıktı sadece.

(daha fazla…)

Sidebar

  • Son Yorumlar

  • Footer