Global Navigation

 

Content

"Editör" Sayfası için Arşiv Görünümü

Hayat, köy, mutluluk üzerine…

 ”Bu yazı Dr Cezmi Karaca tarafından kaleme alınmış ve müsaadesiyle sitemizde yayınlanmıştır.”

Beton yapılar arasında, bir beton yapıda, balkonda oturmuş, yağmurun yağışını seyrediyorum. Yağmurla birlikte kurum yağıyor, katran yağıyor, zift yağıyor, çamur yağıyor. Çatılara, camlara duvarlara çarparak yağıyor. Ürkütücü bir gürültü ile. Toprak yerine asfalt kokuyor.

Yağmur her yere yağar; ama toprak en güzel bizim Doğanlı’da kokar. Toprağın, binlerce tür çiçekten devşirdiği harmonidir toprak kokusu ve yağmura şükran ifadesidir. Bize ise bir armağan.. Doğanlı’da yağmur yağarken toprak kokusunu nefeslemeyeli ne çok zaman geçti. Mayıs ikindilerinde sağanak geçişler olurdu. Şimşek ve gök gürültüsüyle tedirgin çocuk yüreğimi bir ardıç ağacının duldasında korumaya çalışırdım. Yağmur sıcak toprakta buğulanırdı. Yağmur ve rüzgar bir oyumun yapraklarında buluşur, dünyanın en güzel melodisi olurdu. Islanırdık, iliklerimize kadar ve üşürdük. Ama ziyanı yok, birazdan yağmur geçip gidecek Yağca’ya doğru. Kuru odun toplayıp, alevleri gökyüzüne çıkacak bir ateş yakacağız. Üzerimizdeki paçavralar kururken, ısınan yorgun bedenlerimize ağır bir rehavet çökecek, huzurla gevşeyeceğiz. Bir top nohut koyup kenarına, keyifle karaca yiyeceğiz.

Balkonda oturmuş yağmuru seyrederken aklıma geldi. Eminim sizin de aklınıza düşmüştür böyle bir anı. Döşekyazı’da, Nadar’da, Tavşantepe’de, Karacatarla’da, Say’da, Yaylacık’da, Düneklik’te, Hotar’da, Karaağaç’ta, Kaş’ta, Işıkköyü’nde, Taşharman’da ve daha sayamadığım birçok mevkide. Bazen düşünürüm de bizim bu mevkilerle ilgili ciddi bir araştırma yapmamız lazım. Konulan bu isimler nereden gelir? Mesela İmirgazi (Emirgazi muhtemelen) kimdir? Karabey kim? Hamzabalığı’ndaki Hamza kimdir? Kömüseki (muhtemelen Gömüseki) gömü eki, orada bir gömü(define) olduğundan mı geliyor yoksa mezarlığımızın orada olmasından, insanlarımızı oraya gömdüğümüzden mi? Asarardı (muhtemelen Hisarardı)’ nda geçen hisar bugün nerede? Bunları ciddi araştırmak lazım diye düşünürüm. O köyde her mevki güzeldir de ikisi farklıdır: Uma ve Sorhun.

Uma uludan mı geliyor, yüceden mi? Bilmiyorum. Tepelerin arasında en heybetli olanı. Milyon yıldır seyrediyor vadiyi. Olimpia’ da oturan Zeus gibi oturuyor dağların arasında. Başı bir aslan gibi göğe uzanmış, kartal yuvası. Boynundan aşağıya sarp kayalar yeleleri. ilk atarlımızdan beri herkesi, her şeyi gördü. Her şeye şahit. Beş yüz yıldır pençelerinin dibine gömdük en sevdiklerimizi.

Uma Zeus ise Sorhun Hera. Hırçın, kızgın ve lakin verimli, anaç, ailenin sembolü saygın kadın. Glatyatör filminde bir sahne vardı. Bir adamın öte dünyaya geçişini anlatmaya çalışıyorlardı. Elleri, yeni sürgün vermiş buğday başaklarına sürtünerek ilerliyordu. Uçsuz bucaksız bir yeşillik vardı. Yeşil tarlalar, çayırlar, meralar, taş duvarlar, çağallar ve cılgalarıyla bir yer gösteriyorlardı. Rüzgarla birlikte buğday tarlaları, çayırlar, püsküllü otlar sallanıyor, sarı, kırmızı, mor çiçekler bir okyanus gibi dalgalanıyordu. ‘İşte Sorhun! Sorhun’a ne kadar çok benziyor’, dedim.

Sorhun! O köyün gökyüzüne en yakın yaylası. En temiz havalısı, en havalısı. Orada bir köy vardı bir zamanlar. Yukarıdan aşağıya yavaşça terk etti hepsi, bütün yaylaların terk edildiği gibi. Zaten önce yaylalar terk edildi sonra köyler. Orada yaşayanların büyük bir kısmı bu dünyayı tümden terk etti. (Ah! Ali(vici) Abi! Ali Abi ve Recep, Reşit ve Reyip! En zamansız siz gittiniz ve en acı siz.) Şimdi sessiz, şimdi ıssız buralar. Pınarlar kurumuş, suları batmış. Ağılların ağaçları yakılmış, duvarları yıkılmış. Peğlerinde dam boyu ısırgan otu, kangal dikeni. Hor kalmış, çayırlar meralar; artık ‘hor’ diken kalmamış. Yalağılar açmıyor, açmasın ne yazar; büvelek tutacak sığır kalmamış.

Şimdi gözlerini kapat ve dinle. Ay akşamlarında çayırlara dağılmış koyunların meleşmelerini, çobanların ‘hohoğlarını’, ‘ırıtlarını’, içli türkülerini, geceye savrulan ıslıklarını duy. Söğüt yaprağında dağ yelinin resitalini duy. Dört bir yandan çağlayan suların sesini, dırı dalına yuva yapmış serçelerin ötüşlerini duy. Çayırlarda koşuşan mutlu çocukları duy. Taşa toprağa işlemiş, emeğin, alın terinin kokusunu duy. Ekinin son ‘hon’unda, kalıç ve ellik sesleri arasında, tek sıra dizilmiş ırgatlar, kadınlar erkekler, bir sağa bir sola, halay çeker gibi, raks eden çengiler gibi, zikir çeken dervişler gibi, tam bir uyumla ve hep bir ağızdan:
  ‘Ekenler eker, biçenler biçer,
  Cennetin kapısını cömertler açar.
  Cömertlerin aşkına, diyelim bir
  Allah, Allah, Allah…………….’ diye devam eden bin yıllık duayı duy. Özlü bir ‘deme’ duy, bin yıllık geçmişten bin yıllık geleceğe.. Ve insanlarımızı duy. Avurtları çökmüş, elleri nasırlı, gözleri buğulu; ama onurlu, ama çalışkan, ama sabırlı, ama namuslu adamları ve kadınları duy..

‘ Hüzün ki en çok yakışandır, bize’ der, şair. Hüzün ilmek ilmek işlenmiştir kadınımıza, bürüğe işlenmiş oya gibi; lakin çok iyi gitmiştir yüzlerine, acayip güzelleştirmiştir onları. Alınlarında derin çizgiler: ‘Omega Melankolika’. Yüzleri kırışmış, esmer ve sert, kaysı kökü kabuğu gibi; ama pamuk kadar yumuşak ve merhametli ve şefkatli gülümsemeleri… Belleri bükülmüş, dizleri tutmuyor. Kahır taşımaktan, hüzün taşımaktan, şelek şelek acı taşımaktan düşkün bedenleri. Ve fakat mağrur hepsi, başları dik, alınları açık. Dilleri şükürlü, mütevekkil. Onca acıya rağmen ‘depresyon’ nedir bilmedi hiç biri. Tek bir tablet ‘Prozac’ içeni görülmedi. Hiç birisinin can sıkıntısı lüksü olmadı. Bugün büyük bir kısmı bir daha hiç üzülmemek üzere bu dünyadan göçtü; gün görmeden, ‘ hayat’ nedir bilmeden.

Sahi ‘hayat’ nedir ki?! ‘Mutluluk’ nedir ki?! Tarifini yapmak mümkün mü mutluğun? ‘Mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin’ demişti, Nazım HİKMET Abidin DİNO’ya. ‘Şükür ki bugünleri de gördüm diyen babanın resmini çizebilir misin’ diye sormuştu. Resminin çizilmesi mümkün olmayan mutluğu kim yaşadı? Onlar mı daha çok yaşadı, yoksa biz mi? Yoksa bütün bir yoğunluğuyla hayatı yaşayan onlardı da, teğet geçen biz miyiz? 80 yaşındaydı dedem ve Sorhun’da, demli çayını içerken kocaman bir kahkaha atar, okkalı bir küfür savurur; ‘ şu bendeki keyif kimde var, oğlum, bırak okumayı, gel’ derdi. Ondan yüz kat daha rahatım. Yüz kat daha çok kazanıyorum. Çok daha fazla ve dengeli besleniyorum; ama onun kadar kocaman bir kahkaham olmadı hiçbir zaman. Gözlerim onunki kadar parıldamadı daha. Resmi çizilemeyen mutluluk oydu.

Hayat bizim oralarda zordu, çetindi; ama güzeldi.‘Kenger sakızı’ kıvamındaydı. Sert ve acıydı… Çiğnendikçe biraz yumuşayıp tatlansa da hep belli bir sertliği vardı; ama yine de kenger sakızı güzeldi. Katıksız bir doğallığı vardı. Renklendirici yok, tatlandırıcı yoktu. Aroması kendine hastı. Sonra ağırlığı vardı bir; şişmez, patlamazdı. Şimdikiler gibi hafif meşrep, polikarbon ürünü bir kimyasal değildi. Her şey yapay, her şey ‘fast food’, şimdi.. Hızlı yeme üzerine kurulu bir dünya, yediklerimizin içtiklerimizin tadı yok. Oysa hayat, odun ateşinde tek yüzlü ısıtılmış ekşili ekmek arası tereyağlı çökelek dürmeci yiyebilmekti, belki de. Kor ateşte kaynamış, isli demlikte çay içebilmekti.

Ey! Esmer delikanlı: Ömrümün kuşluk vakti. Uzat ellerini zamanın kör kuyusundan. Bana geçmişimi getir. Kırlangıç kanadına takılı ruhumu getir. Mavi gökyüzünü, lacivert dağlarını, kurşun renkli bulutlarını getir. Sütleğenle damıtılmış acı su getir. Gelincik tarlaları getir. Dağlarından sarı sümbül, bağlarından mor menekşe getir. Alıç, süğsülük, güz armudu, dağan getir. Narpuz getir, kekik getir. Gül dalından çiğ, söğüt yaprağından kırağı getir. Ve bıçak gibi keskin, kemik kadar sert ayaz sabahlar getir. Bana ayaz sabahlarda sac üzerinde ısıtılmış kaymaklı ekmek getir.

Savrulduk çoğumuz. Hayatımızı bir güz akşamında, bir harman yerinde poyraza verdik. Tenesi düştü yere, bize samanı kaldı. Bedenlerimiz çok daha rahat şüphesiz. Dudaklarımız çatlamıyor, ellerimiz patlamıyor, yüzümüzde kerme tutmuş güneş yanıkları yok artık. Masa başı işlerde göbeğimiz ve yüreğimiz yağ bağlıyor. Havasız kahvehanelerde, hafta sonu pikniklerinde, uyduruk parklarda, sahillerde, yazlıklarda tutsak ruhumuza nefes aldırmaya çalışıyoruz; ama olmuyor, yetmiyor. Bir yanımız sayrı hep, bir yanımız hep topal.

Balkonda oturmuş yağmuru seyrederken nereden nereye geldim. Şimdi gitmem lazım. Yarına çok iş var. Modern dünya dönüyor ve hayat kirli havasıyla, gürültüsüyle, trafiğiyle, faturalarıyla, kartlarıyla, şifreleriyle, beton yapılar arasında, gündelik telaşın koşuşturmaları arasında bütün bir sıkıcılığıyla akıp gidiyor. Kaç paralık bir hayatsa artık, bize kalanı yaşamaya çalışıyoruz.

Emlik kuzu tadında, yemlik tadında hayatlar diliyorum size….
  Selam ve dua ile..

   koy0.bmp 


   
koy1.JPG 

   koy3.bmp

Bir Kuş (ya da Kış) Hikayesi

 *Kuşlar, kediler ve köpekler ve bilumum hayvanat üzerine alegorik ve biraz da politik bir yazı denemesi!Ve bir yaz daha bitti, artık sonbahardayız! ‘Son’ da olsa bir ‘bahar’ dayız! Rüyada gibi, ülkenin gerçeklerinden bihaber, uzayda gibi dünyanın gerçeklerinden habersiz, ayakta durmaktan ve konuşmaktan aciz kuş beyinliler ve muhbir mi muhabir olduğu belli olmayan bir akbaba misali önlerine atılacak leşleri bekleyen gazeteci veya köşe yazarı siluetinde ki leş kargalarının şakşakları ve savaş tam  tamları arasında geçiyor günlerimiz. “Arif olan anlar-mış” veya “Arife tarif gerekmez-miş”  ama bizim hali pür melalimizi anlatacak tarifleri ve bunları anlayacak arifleri bulmak çok zor…

Sarı benizli bir yalnızlık çöktü üzerimize sonbaharla birlikte, karda yağacak bu gidişle… Ama güneşte doğacak! Köpeklerin ulumaları (ve bazen hırlamalarının) arasında, yeni bir günü müjdeleyen horoz sesleriyle beraber, özürlük için (de) uçuşan martılarla birlikte, Zümrüdü Anka kuşlarına bindirdiğimiz pırıl pırıl, tertemiz ve aydınlık, şiir gibi çocuklar Afrodit’e can veren dalgaların taşıdığı çakıl taşlarıyla birlikte vuracak çerçöple dolu, kirletilmiş kıyılarına güzel ülkemin…

Hikayeyi bilirsiniz: Sonbaharla birlikte kuşlarda göç eder ya daha başka sıcak ülkelere, işte bu tabuyu yıkmak isteyen yeniyetme bir serçe göç etmemeye, ne kadar soğuk ve kasvetli olursa olsun kışı ülkesinde geçirmeye karar vermiş. Sıcak ülkelere göç etme telaşındakiler onu ikna etmeye çalışmışlarsa da nafile… Fakat tüm acımasızlığı ve soğuğuyla kış gelip çatınca, minik serçe hata yaptığını anlamış ve zorluklara dayanamayıp göç etmeye karar vermiş. Ancak dondurucu soğuğun etkisiyle kanatları buz tutmuş ve uçamayıp yere düşmüş. Küçük serçecik yerde can çekişirken oradan geçmekte olan bir inek serçeciğin üzerine pislemiş.  Bitkin fakat sinirli bir şekilde, can havliyle ineğe kızmak üzereyken taze gübrenin sıcağının etkisiyle kanatları çözülen serçe, ölmekten kurtulduğu için keyifli bir edayla ötmeye başlamış. Minik kuşun neşeli cıvıltılarını duyan aç bir kedi gelip pisliğin içindeki serçeyi çıkarmış. Kuş mutluluk içinde kendisini pislikten kurtaran bu ezeli düşmanına teşekkür etmeye hazırlanırken kedi bir hamlede kuşu midesine indirivermiş. 

Kıssadan hisse:

1)      Tepenize pisleyen herkes düşmanın olmayabilir.

2)      Sizi pisliğin içinden çıkaran herkes dostunuz olmayabilir.

3)      Eğer pisliğin içinde rahat ve mutlu iseniz sesinizi çıkarmayın!

4)      Samimiyetle, “Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli!” diyorsanız, tabulaşmış bazı yanlışları düzeltmek istiyorsanız, yerleşik hale gelmiş ve artık kabullenilmiş birtakım adaletsizliklere son vermek, çürümüş, kokuşmuş bir sistemi ortadan kaldırmaksa amacınız, kazma kürek yaktıran “Şubat” soğuklarına hazırlıklı olmak ve karşılaşacağınız tüm zorluk ve sıkıntılara göğüs gerecek bir cesaret, metanet ve sabrı gösterecek yüreklilikte olmanız gerekir. Eğer karşılaştığınız ilk zorlukta,  mücadele etmek yerine sırtınızı dönüp kaçmayı yeğlerseniz vay halinize… Etrafınızı saran sarp ve acımasız Ergenekon dağlarının arasından sizi çıkarması için bir Asena beklemeye devam etmelisiniz o zaman teslimiyetçi bir tevekkülle…

Kuşu pisliğin içerisinden çıkarmaya çalıştıklarından dem vuran fakat akabinde yutmaya hazır olan nankör kedilerden kurtulmanın iki yolu var gibi görünüyor: Birincisi kuşun sesini çıkarmadan etrafındaki ve üzerindeki pisliği görmezden gelip pisliğin içerisinde oturmaya devam etmek… İkincisi ise bu hain kedileri kovacak sadık ve soylu bir köpek!Sözü edilen bu köpek elbette sosyetik bir süs köpeği olamaz! Imf cinsinden bir Amerikan buldoğu veya kuduz bir Rus köpeği ya da Ab patentli bir İngiliz terrieri veya Fransız dobermanı olması da pek mümkün değil! Kurtarıcının bir Alman kurt köpeği olduğu idealini paylaşanlarsa yanılıyorlar. Çünkü kurt çoktan beri aç ve kuşu mideye indirmek için fırsat kolluyor. Bu yüzden geriye tek bir alternatif kalıyor kuşu hain kedilerden ve aç kurtlardan ve kuduz köpeklerden kurtaracak ve koruyacak: Anadolu’nun bağrında yetişen sadık, mert ve gözü pek saf bir Kangal! Ya da ilk seçenek; pisliğin içinde hayatından memnunsa kuş, sesini çıkarmamalı ve kuş beyinlice yaşamını sürdürmeli… 

Aç (gözlü) kedilerin masum ve zavallı kuşların başında yalanıp durmalarını, kuduz köpeklerin hain kedileri kovalamasını, kurtlarla güvercin görünümlü akbabaların ahenkle, bir koalisyon içerisinde, dans etmelerini, “aydın” görünümlü doğanların ve “kartal” simgesi kullanan leş kargalarının ekranlarda canhıraş çığlıklar atmalarını, farklı ebat ve cinsteki köpeklerin uluslararası kurtlar sofrasından  önlerine atılacak bir parça kemik için giriştikleri it dalaşını ibretle seyrediyoruz. Ve çaresiz kuşlar gibi Simurg* Anka’yı beklemeye devam ediyoruz battığımız pislikten gelip kurtarsın diye bizleri…

Artık seyretmekten vazgeçip, geleceğimizi tayin eden, kaderimizi belirleyen, tüm bu olan bitenlere “seyirci” kalmaktan vazgeçip bir şeyler yapmalıyız. Futbol izlemek ve tartışmaktan vazgeçip, arabesk-pop dinlemeye son verip, holivud yapımı filmleri seyretmekten ve yerli yersiz dizileri takip etmekten ve benzeri havadan sudan meselelerle zamanımızı boşa harcamaktan uzak durmalıyız. Bir şeyler yapmalıyız kendi geleceğimiz için, kendi godotlarımız için en azından realist bir Don Kişot kadar cesur olmalıyız yel değirmeni görünümlü canavarlara karşı. Ya da bir şeyler söylemeliyiz en azından doğrucu bir pinokyo kadar… Veya bir Çayen savaşçısı misali, savaş baltalarımızı gömdüğümüz yerlerden çıkarıp kirlenen suyumuzun, çölleşen topraklarımızın, koçlara ve doğanlara peşkeş çekilen ormanlarımızın, gitgide daraltılan özgürlüklerimizin, satılan göğümüzün, kanadı kırılan kuşlarımızın ve karartılan geleceğimizin hesabını sormalıyız! Attar’ın  dediği gibi; “Simurg* Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimizden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze alamadıkça, bataklıklarımızda, tüneklerimizde, kümeslerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan  kurtulamayacağız.  Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…

Bir dağa, bir denize, bir göğe vurup, bize zorla kabul ettirilmeye çalışılan bütün kimlikleri bir kenara atmalıyız. Şairin dediği gibi “ben kimim ve bu hal neyin nesi?” deyip, bütün televizyonları, radyoları, akvaryumları, saksıları ve kafesleri kırıp, üzerimize giydirilen; ya dar gelen ya da üç-beş beden bol gelen kıyafetleri çıkarıp KENDİMİZ olmalıyız! Tarih tekerrüründe Firavunlardan fırça yiyen piramit işçisi pozisyonundan, Nemrutlardan zulüm gören veya Sezarlardan kamçı yiyen köle rolünden ve Krallardan medet uman cahil tebaa durumundan kurtulmalıyız artık!  Şairin “… Ve korku içimizde uzanıp yatmış köpek/ anten olmuş her sese, kulak kabartmış köpek!” diye tarif ettiği korkuyu yenmeli, Pavlov’un şartlanmış köpekleri gibi; birileri zile her bastığında ağzından salyalar akıtarak bizlere saldıran kuduz köpeklere bir taş atıp “Hoşt!” deme cesaretini gösterebilmeliyiz çağdaş bir Spartaküs gibi…“Kış sizin olsun bahar bizimdir!” diye haykırmalıyız çılgın bir şair gibi… Şairler sultanının dediği gibi:” Köpeklerin dudağı değdi diye denizler kirlenmez!” Elbette… 

Zemherinin dondurucu soğuklarına rağmen  merhum Cemil Meriç’in Bu Ülke ’sini terk etmeyen SİMURGLARA selam olsun! Sonsöz şairden:

“Uyuyan bebekleriyle

Üşüyen köpeklerini bir yana bırakıp,

Bir sabah vakti

Dudaklarımda direnmiş yüreklerin isyanının taşıyan Keskin bir ıslık sesiyle,

Ellerim ceplerimde

Bu şehri yerle bir edersem Bana ‘deli’, bana ‘çılgın’ diyecekler,

Biliyorum.” 

Fuat Özkul 2001-2008  *Bu yazının güncellenmemiş ilk hali Şubat 2001 yılında yerel bir dergide yayınlanmıştır.        

*SİMURG: Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı Simurg Anka bilgi ağacının dallarında yaşarmış ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun bir gün kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey kötü gittikçe onlarda Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg orta da görünmedikçe varlığından kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanatlarından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası etekleri bulutların üzerinde bulunan Kaf dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için Yedi Dipsiz Vadiyi aşmak gerekirmiş. Kaf dağına varınca kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya  başlamışlar. Yorulanlar, düşenler ve geri dönenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş güle olan aşkını hatırlayıp… Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş, oysa o tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış.  Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl bataklığını… Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Altıncı Vadi “Şaşkınlık”, yedincisi ise “Yok oluş” vadisiymiş. Kaf dağının zirvesine vardıklarında geride yalnızca otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki Simurg Anka “Otuz Kuş” demekmiş! Onların hepsi SİMURG’ muş, her biri de SİMURG’muş!

*Ebu Talib Muhammed Ferideddin-i Attar’ın “Mantık El Tayr” adlı eserinden… 

“Bilmiyorum” diyebilmek!

Fuat Özkul’un yazısı…

Bütün insanları kategorize edebildiğimde, sınıflandırıp, ayrıştırdığımda çok şey bildiğimi sanıyorum. Bütün bildiklerimi bir kitaba sığdırmaya çalıştığımda yanıldığımı anlıyorum. Bilginin kapısının bir şey bilmediğimizi bildiğimizde veya kendimize itiraf edebildiğimizde açıldığını biliyorum. Öyleyse bilmediklerimizi görüp, doğru sorular sorup başlamalıyız bilmeyi öğrenmeye… Çok sorumuz olmalı ceplerimizde… Korkmadan, sıkılmadan, gocunmadan “bilmiyorum” diyebilmeli ve bilemediklerimizi öğrenebilmek için sorular sormalıyız bilenlere, öğretenlere ve belki en çok da kendimize…

Kendimi bilmiyorum!Yüreğimin bazen dünyayı içine sığdırabileceğini sanıyorum, bazen ise kendi çırpıntılarına bile dar geliyor. Küçük bir gülümseme içimi ısıtıyor bazen, bazense gök gürültülerini kıskandıran kahkahalar bile yetmiyor yüzümü güldürmeye. Bazen inanılmaz derecede havai, bazen de inanılmaz derece de kanadı kırık oluyorum. Hep aynı bedenin içinde yaşıyor, ama kendimi tanıyamıyorum/bilmiyorum.

İnsanları bilmiyorum.Tam güvenilir bulduğum anlarda sırtımdan vuruyorlar. Artık hiç kimseye inanamayacağımı sandığım zamanlarda bir sıcacık yürek gelip buluyor bazen beni… Çoğu zaman kim oldukları belli olmayan yabancı gibiler. Çoğu zaman sandığımdan / umduğumdan daha fazla yaşıyorlar içimde. Her zaman aralarındayım, bazen içlerindeyim ama insanları bilemiyorum.

Zamanı bilmiyorum. Küçülüp kısacık bir ana benzediği zamanlarda oluyor, uzayıp ıssızlaşıp sonsuz bir uzay yolculuğunu andırdığı da… Bir kum saatinin düzenli akışın da yakaladığım da oluyor onu, bir duvar saatinin tiktakların da kaybettiğimde… Saatim her zaman kolumda ve yelkovanı akrebini durmaksızın kovalamakta, ama zamanı bilemiyorum.

Hayatı bilmiyorum. Bitmeyen bir hengameden mi ibaret, yoksa başı ortası sonu olan dengeli ve ahenkli bir alışkanlıklar manzumesi mi? Zevk ve sefa ile dolu bir cennet bahçesi mi yoksa her türlü cefa ve eziyetle dolu cehennemin bir numunesi mi bilemiyorum. Her sabah yeniden başlıyorum yaşamaya ve her nefes alışla biraz daha yaklaşıyorum sonuna ama hayatı bilmiyorum.

Geceyi bilmiyorum. Kopkoyu bir karanlıktan mı ibarettir yoksa ışıl ışıl yıldızlardan mı? Ya da bembeyaz bir dolunay mıdır bazen zifiri karanlıklara inat! Karanlığın içindeki ışık mıdır, yoksa ışığı örten karanlık mı? Her şeyi görünmez kılan bir zalim midir, yoksa düşüncelerimizi derinleştiren, durulaştıran bir dost mu? En çok içinde var oluyorum ama geceyi bilmiyorum.

Aşkı bilmiyorum. Kimi zaman tanımlanması imkansız, tarif edilemez güzellikte, erişilmez bir duygu olduğunu sanıyorum, kimi zaman avuçlarımın içinde yakalıyorum onu. Kimi zaman dünyadaki bütün acıları unutturur diyenlere katılıyorum, bazen de dünyanın tüm acılarına eşittir diyenlere… Yüzlercesini okudum kitaplarda, onlarcasını yaşadığımı sanmışım ama aşkı bilmiyorum.

Savaşı bilmiyorum. Ülkeler fethedip medeniyetler taşımak mıdır savaş; yoksa insanlar öldürüp, ocaklar söndürmek mi? Zafer coşkusunda mı aranmalıdır manası, yoksa anaların acı feryatlarında mı? Kaf dağının ardında mı olur savaşlar, yoksa hemen yanı başımızda mı? Her gün görüyorum yükselen dumanlarını atılan bombaların ama savaşı bilmiyorum.

Yalnızlığı bilmiyorum. Şehirlerin ezici, boğucu kalabalıkları mı yalnız bırakır insanı, yoksa dağların denizlerin uçsuz bucaksızlığı mı? Geçici bir türbülans mıdır hayatın içinde, yoksa her yeri kaplayan sonsuz bir sessizlik mi? Kendimizin mi sorgusudur yoksa başkalarının mı mahkemesi? Seslerin, siluetlerin kaybolup gidişlerini görüyorum ama ama yalnızlığı bilmiyorum.

Dünyayı bilmiyorum. Bazen bir acılar yumağı gibi dokunaklı, bazen lastik bir top gibi eğlenceli… Bazen zehirli bir yılan gibi ürkütücü ve soğuk, bazen de neşeli bir çocuk sesi gibi çekici. Ne tamamen yankısız bir çilehane, ne de iştah açan bir nimetler sofrası. Her an dönüyor ayaklarımın altında veya başımın üstünde, ama dünyayı bilmiyorum.

Ölümü bilmiyorum. Bazen bilinmez gizemli dipsiz bir kuyu, bazen tüm acıların ve sıkıntıların sonsuza dek donduğu ebedi bir uyku… Belki hayatın tek kesin değişmez gerçeği, belki de hayata dahil olmayan ve başka bir hayata açılan sonsuz bir kapı. Her nefeste ölüme bir adım daha yaklaşıyorum, her an biraz daha ölüyorum ama ölümü bilmiyorum.

Peki ben ne biliyorum? Derya içinde yaşayıp da deryadan haberi olmayan bir balık gibi yaşadığımı mı? Yoksa okullarda, ders kitaplarında bana öğretilen hayat bilgisini mi? Yazık ama onu da pek bilmiyorum aslında… Ama bildiğim önemli bir şey var: “Bilmiyorum” diyebilenlerden olmak lazım geldiğini biliyorum. Bilmediğim şeylerin çokluğunun, Yaratanın büyüklüğüne işaret olduğunu… Ve bilmediklerimi bilmek ve hayatın anlamını yitirmemek için bilinçli bir hayat sürmek gerektiğini biliyorum ve şunları söylüyorum kendime: Sen ki, her şeye baktın, her şeyi gördün biraz da kendini gör. Birçok şeyleri fark ettin, gariplikleri yaşadın. Kendinin de farkına var. Seçici ol ve kendini seç. Eğer aramayı bilirsen bir şeyin gerçeğini her zaman sahtesinden daha ucuza bulabilirsin. Ne çare ki gerçek yaldızsız, boyasız, süssüz olduğu için kimse pek istemez. Uçsuz bucaksız gökyüzünde yıldızlara, galaksilere bakacağına, patlayan havai fişeklere bakmak kolaydır tabii. Gerçek yıldızlara bakmak ve düşünmek beleş, ama bir havai fişek kim bilir kaç paradır. Çünkü gerçeğin bedeli başkadır. Gerçeğin bedeli, sabırdır, sebattır, sukuttur, öğrenme isteğidir, yaşama sevincidir, çalışmaktır, genişliktir, aşktır, ama para değildir. Kim verebilir bunu, kim görebilir bunları vereni?.. Hiç kimse. Ama sen bunları verdikten sonra kendini göreceksin. “Fethedilecek tek bir ülke var: Kendin” diyor Cemil Meriç. Önce kendini, benliğini keşfedeceksin ki gönülleri fethedebilesin. Gerçek de yüreğinin bir köşesinde oturmuş seni bekliyor olacak…

Herşeyi bilmekten, bildiğimizi iddia etmekten ve/ veya en iyi bizim bildiğimizi sanmaktan vazgeçtiğimizde, karşımızdakilere bağırıp çağırmak ve hakaret etmek yerine, onları sabırla dinleyip anlamaya çalıştığımızda, oturup sükunetle düşünmeye başladığımızda beyinlerimizi donduran rahatlıktan kurtulup, kendi tek kişilik medeniyetlerimizi kurmaya başlayacağız.

***Gökhan Özcan ve Güneri İçoğlu’na bana bunları yazdıran düşünceleri için teşekkürler!

Hayırlı Olsun Hayırlara Vesile Olsun!

Fuat Özkul’un yazısı…

Unutmayın arkadaşlar “yeni nesiller sizlerin eseri olacak.” Bu üzerinize büyük bir sorumluluk yüklüyor ve sizlerin, hepinizin istisnasız bu sorumluluğun bilincinde pırıl pırıl yüreklerinizle, iyi yetişmiş öğretmenler olarak yüzümüzü ak çıkaracağınıza sonsuz güvenim var. Allah yar ve yardımcınız olsun yeni görevlerinizde. Gittiğiniz yeni yerlerde ve tanışacağınız yeni insanlarla kuracağınız ilişkilerde, öğrencilerinizle gireceğiniz diyaloglarda sıkıntı çekmeyeceğinizi ümit ediyorum. (more…)

Son Bir Hasbihal!

Zaman zaman ZAMAN’ın çok yavaş ve zorlu geçtiğini düşünmüş olsanız da, görüyorsunuz işte su gibi akıp geçti ZAMAN ve geçiverdi bitmez gibi görünen 5 yıllık süreç, bir an gibi! Artık bir anlık bir anı oluverdi. Umarım daha çok güzel anılarla ayrılıyorsunuzdur Malatya’dan! Umut kuşlarını yerken zaman denilen kedi, özgür kuşlar gibi yeni bir hayata kanat açıp, uçup gidiyorsunuz yuvadan başka başka diyarlara! Hepinizin yolu açık olsun, zorlu yolculuklarınızda Allah yardımcınız olsun! Hepinizin öğretmenlik mesleğini hakkıyla icra edeceğinize yürekten inanıyorum. İnşallah sizlere iyi birer örnek olabilmişizdir. Sürçü lisan ettiysek bazen, ya da kalplerinizi kırdıysak bilmeden affedin bizleri! Yüreğinizdeki umut kuşlarını tüketmesine izin vermeyen ZAMAN’ın! Bazen insan umutsuzluğa kapılıverebiliyor hayatın zorlukları ve insanların anlayışsızlıkları ve ikiyüzlülüğü karşısında ama yine de ümit var olmalı ve sonuna kadar vazgeçmemeli insan. İnsanı insan yapan da bu belki de zaten! Hayat; insanın zamana karşı yarışması, zorluk ve yokluklara karşı durmaya çalışması, ve haksızlık ve zulme karşı başkaldırmasından ibaret bir oyundan başka bir şey değil belki de! Her türlü sıkıntıya, üzüntüye, dert ve kedere karşı mutluluk ve umutluluk rolünü oynayarak sürdürüp götürmeliyiz oyunu son sahnesine kadar, ‘ya gelirse’ diyerek, ‘belki olursa’ diyerek, ümidimizi yitirmeyerek beklemeyi bilmeliyiz, beklediğimiz şeyin ne olduğunu bilerek elbette! Belki de her şey;

(more…)

BAŞYAZI ya da SONYAZI!

0 kilometre de hiç kullanılmamış hayallerle ve ne umutlarla geldiğimiz üniversitedeki dört perdelik (kimileri için beş!) oyunumuzun son sahnesine gelmiş bulunuyoruz. Ömrümüzün acılı tatlılı dört yılı daha bizleri geri de bıraktı. Ama boş verin, üzülmeyin, kendimizi beş yaşındaymışız gibi bile hissedebiliriz (Fakat IQ olarak değil haaa!) Nitekim clock time değil psychological timedır önemli olan, isn’t it? Hem zaten hayallerin yerini pişmanlıklar almadıkça pek de yaşlanmış sayılmaz insan. Bilahare beş yıldır yaşadığımız hiçbir şeyden pişman değiliz, değil mi? Tabii ki değiliz! Dört yılda dört bin yıllık edebiyat tarihini, kültürünü yani insanlığı inceledik, ve öyle ya da böyle edindiğimiz ya da edinmek zorunda kaldığımız bilgiler bizlere öylesine yeni horizonlar açtı, eski ama eskimemiş fikirler bizlere öylesine yeni point of viewler verdi ki, şimdi merak etmeden edemiyoruz “what is there beyond the horizon?” diye. Artık anlamadığımız şeylere tapmıyoruz. Çünkü bilgiliyiz, çünkü Hacettepeliyiz! Because her şeyin en iyisini bizlere vermeye çalışan ve de veren; ve bizim de almamızı sağlayan hocalarımız vardı. Gerçi hala da varlar, çünkü onlar biz gelmeden önce de bize bağlı olmadan varlardı, ve var olmaya devam edecekler biz çekip gidince de, Nazım’ın kelimeleriyle; bizde bu aslın sureti çıktı sadece.
(more…)

Sidebar

  • En son yazılar...

  • En son yorumlar...

  • Footer