Yüreğimde Kelimeler I
Fuat ÖZKUL’un yazısı…
Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Onlarsız da olmuyor, onlarla da… Hissiyatımızı ve düşüncelerimizi dile getirebilmek için, dertlerimizi paylaşabilmek ya da dertlilere derman olabilecek tavsiyelerde bulunabilmek için ihtiyacımız var onlara… Kısaca hayatın her anında ve her alanında kelimeler var, kelimelere ihtiyacımız var. Peki, her zaman duygularımızı ve düşüncelerimizi, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı ifade edebilecek kelimelerimiz var mı? Yalansız dolansız yüreğimizi ve zihnimizi ortaya dökecek, kalbimizdeki ve beynimizdeki iklimleri ve ikilemleri dosdoğru ifade edebilecek doğru düzgün bir kelime dağarcığımız var mı? Kelimelere ne kadar da ihtiyacımız var, onlarsız ne kadar da zayıfız, çaresiz ve anlaşılmaya muhtacız. Noksanız… Eksiğiz…

Hadi bizim sağlıklı bir iletişim için, derdimizi, tasamızı, sorunlarımızı, kederimizi, mutluluk ve umutlarımızı anlatacak bir kelime hazinemiz var diyelim. Bizi dinleyenlerin, anlamaya çalışanların, ya da anladığını sananların veya anlayacağını umduğumuz insanların yeterli bir kelime dağarcığı olduğunu nereden ve nasıl anlayacağız? Anlatmak o kadar zor ki bazen bazı şeyleri… Anlamak çok daha zor değil mi? Anlayan anladığını nasıl anlatacak ve bizler nasıl anlayacağız doğru mu yanlış mı anlattığımızı veya anlaşıldığımızı… Mevlana’nın “ne kadar bilirseniz bilin söyledikleriniz karşınızdakinin anladığı kadardır” düsturu ne kadar da doğru…

O zaman ne yapacağız peki eğer karşımızdakilerin sınırları bizleri sınırlıyorsa? Susup sessizliğe mi bürünmeliyiz kelimeleri bir yana bırakıp. Yoksa yine de zavallı kelimelerin sırtına mı yüklemeliyiz ümitlerimizi, korkularımızı ve hayallerimizi… Belki anlarlar belki anlamazlar, ama yine de anlatmaya değer mi demeliyiz, anlaşılabilmek için çırpınmaya devam mı etmeliyiz her şeye rağmen? Yoksa “sükut altındır” deyip sesimizi sessizliğe teslim mi etmeliyiz. Çok şeyi cevaplamaya muktedirdir kimi zaman sessizlik… Ama sesimizi duyurmak, hatta sessizliğimizi duyurabilmek için bile kelimelere ihtiyacımız var her halükarda… Şairin “duyuyorum anlatamıyorum” dediği gibi, biliyoruz fakat anlatamıyoruz bazen, zaman zaman görüyoruz ama anlatamıyoruz, ya da anlıyoruz ama anlatamıyoruz çoğu zaman… Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi:
İman, ihlas, vecd ve aşk, bunlar birer kelime…
Kelimeyi boğardım verselerdi elime…
Kelimeler olmadan ne kadar da çaresiz ve cahiliz. Kelimeler olmadan ne kadar da fakiriz… Belki de bu yüzden “kelime hazinesi” diyoruz kelime bilgimizi ifade edebilmek için. Hazinedir gerçekten de kelimeler değerini bilene… Bizi insan yapan değerler; dürüstlük, doğruluk, yardımseverlik, çalışkanlık, azim, sabır, hoşgörü, haysiyet, metanet… Hepsi birer kelimeden ibaret değil mi aslında? Onlarsız ne kadar azız, ne kadar da kıymetsiz insanlarız. Zor zamanlarımızda, hayattan en bunaldığımız, boğulduğumuzu sandığımız anlarda da kelimelere sarılırız yine dualarımızla, dualarımızda… Onlar olmadan ne anlamımız var ki şu alemde…“Sahip olduğumuz tek şey kelimelerimizdir” diyor bu yüzden Beckett usta. Bize değer katan tek varlığımız, varlık sebebimiz.
Kullandığımız kelimeler kadar kullanamadıklarımızda duygularımızı ve düşüncelerimizi yönlendiriyorlar bir bakıma. İçimizdeki heyecanı, coşkuyu ifade edebilmek, gördüğümüz güzellikleri tasvir etmek, iyiyi ve doğruyu emretmek, hissettiğimiz özel anları, hatırladığımız anıları ya da yaşadığımız farklı olayları anlatabilmek için sevdiklerimize ve dostlarımıza daha çok pozitif kelimelere başvururuz. Tam tersi durumlardaysa negatif kelimeler koşar gelirler imdadımıza; biraz küfür, biraz argo ile birlikte…

Dilimize pelesenk olmuş kelimelerimiz vardır birde her birimizin… Değişik durumlar ve olaylar için sürekli kullandığımız… Bismillah ile başlarız her işimize, maşallah deriz beğendiğimizde, inşallah deriz ümit ettiğimizde… Kızdığımızda fesuphanallah gelir dilimize, alçakgönüllülük göstermek için estağfurullah… Hasbinallah ne güzeldir, sinirli anlarımızda “sabır” kelimesini unuttuğumuzda, maazallah yanlış bir şey yapmaya niyetlendiğimizde ne de rahatlatır bizi… Eyvallah der bırakıp gideriz meydanı boşboğazlara, anlamsız bir kelime israfını engellemek maksadıyla. Kelimeler bilinç seviyemizin göstergeleridir. Bilinçaltımızın da anahtarları… Onlarla açarız içimizdeki en mahrem, en gizli sırların saklandığı içimizdeki dehlizlerin kapılarını… Ve yine onlarla kapatırız içimizdeki boşluğu ve zihnimizdeki açlığı…
Dünyayı değiştirmek için yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekir. Yaşam tarzımızı değiştirmek için de hali hazırda kullandığımız lügatımızı yenilemek, yeni ufuklara yelken açmamızı sağlayacak kelimelerin sırtına binmemiz gerek. Yani yeni kelimeler öğrenip kullanmayı denemek! Eğer daha müreffeh, daha güzel, daha adaletli ve daha temiz bir dünya da yaşamak istiyorsak. Temiz. Ne güzel bir kelime! Basit ve yalın… Daha temiz bir gezegende, yani daha az kirli bir doğa da, daha az kirlenmiş bir toplumda ve de her açıdan daha temiz bir yeryüzünde… Bizler bireyler olarak temiz olmalıyız ki yaşadığımız toplumda temiz olsun. Daha az suç, daha az cinayet, daha az vahşet olsun. Yani daha az kan ve gözyaşı olsun. Yine bizler temiz tutmalıyız ki yeryüzünü, yerin yüzüne yüzümüz kızarmadan bakabilelim ve yerin üstünde yüzümüzü kapamadan gerçeklere, gerçeklerle tertemiz yaşayabilelim.
Yaşam tarzımızı değiştirmek hayat felsefemizi değiştirmek demektir. Hayatımızı, felsefemizi değiştirmek için, kendimizi değiştirmemiz gerekir. Kendimiz değiştirmek kelimelerimizi değiştirmeyi gerektirir.“Peki bunu nasıl yapacağız?” diye sorarsanız eğer, makul bir cevap veremem belki.“Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş” derler ya… “İlacım olsa ben sürerdim kelime!”
Yine de bazı kelimeler bir cevap vermeyi mümkün kılabilir ümidiyle bir cevap aramalıyız herhalde. Ümitsizlik yerine umudu, kızgınlık ve öfke yerine sabır ve hoşgörüyü, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kardeşliği ikame edebilmemiz gerekli başlangıç olarak. Bir şeyleri değiştirmek için bir yerden başlamak gerekiyorsa önce kendimizden başlamalıyız herhalde. O yüzden bu yazdıklarımı önce kendime, nefsime söylüyorum sonra okuyan sizlere…

Bismillah deyip “başlamak”tan başlayalım o halde. “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derler ya. Hayatımıza yeni bir yön vermenin de herhalde en önemli yolu başlamaktan geçer. Hep yapmak isteyip de sürekli ötelediğimiz bir şeyleri yapmaya başlamak! Yeni bir dil öğrenmeye başlamak, bir kitap okumaya, hiç yapmaya vakit bulamadığınız herhangi bir şeye! Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir akrabanızı ziyaret etmeye, çok zamandır aramadığınız eski bir dostunuzu aramaya başlamaya ne dersiniz. Yürümeye başlamak, oynamaya, dans etmeye ya da gülüp eğlenmeye başlamakta olur diğer başlangıçları yapmak zor geliyorsa. Yapmadığımız ya da yapmaya fırsat bulamadığımız bir şeyleri yapmaya başlamaktan başlayalım mı ne dersiniz? Öyle çok zor, çok karmaşık şeyler olmasın. Zira başlangıçlar kolay ve keyifli olmalı ki iyi bir başlangıç yapabilelim. Daha çok hayal etmeye başlayalım mesela. İnsan hayal kurarken bir dahidir. Cesur ve gözü pektir. Sınırlarını zorlayabilir düşlerinde. Gerçeklerle boğuşmaktan hayal dünyasını hep ihmal ederiz nedense. Çocukken mümkün olan şeyler biraz büyüdüğümüzde nedense imkansız gibi görünür bizlere. Çoğu zaman hayaller gerçeklerin kabataslaklarıdır aslında. Ve sınırlı olan bir zaman ve mekandan sınırsız olana geçiştir en basit tanımıyla.
Başlamaktan sonra, “devam etmek gerekir” ki “Başlayan her şey biter!” prensibi işleyebilsin. Yapmaya başladıklarımıza devam etmek! Gülmek, umut etmek ve sonra yaptıklarımızın sonucunu beklemek! Tarlasına tohum saçıp “bitmezse toprak utansın” diyen çiftçinin tevekkülüyle, sabrıyla beklemek! Doğru kişiyi, doğru zamanda ve yerde beklemek! Vazgeçmeden ve bırakıp gitmeden ümitle beklemeye devam edebilmek. Beckett ustanın modern zaman abdalları Gogo ve Didi gibi beklemek… Ve bu esna da olup biten şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak ve anlayamadıklarımıza da gülüp geçerek pes etmeden beklemek gerek. Hayat kötü bir filme benzeyebilir, bizlere büyük kalp kırıklıkları ve sıkıntılar yaşatabilir. Ama yine de ortasında çıkıp gitmek istemeyiz hiçbirimiz. Sonunda güzel bir şeyler olacağına inanarak, beklediğimizin geleceğine, beklentilerimizin gerçekleşeceğine iman ederek sonrasını, son perdesini beklemek lazım hayatın, umudumuzu yitirmeden. Kısaca inanmak gerek düşlediklerimizin, beklediklerimizin gerçek olacağına… Çünkü inançsız hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yapılmaz ve hiçbir şeye sahip olunamaz.

“Bilmiyorum” demek bazen risklidir, çoğu zaman zordur ve aslında pek beceremediğimiz bir şeydir aciz kullar olarak.(Bkz. Bilmiyorum diyebilmek I) Bulmaya, öğrenmeye çalışmak, araştırmak bilgiye doğru atılmış en büyük adımdır, bilmenin yarısıdır. Hatta tamamıdır çoğu zaman. Yeni yerler gezmek, keşfetmek, yeni insanlarla tanışıp, konuşmak bizi farklı ufuklara götürebilir. Kısacası yaşamı küçük adımlarla yeniden keşfe çıkmamız lazım cesaretle, yeni yerlerden, şeylerden, kişilerden ürkmeden. Bunu yapabilmek içinse “güvenmek” gerek. Öncelikle kendimize güvenmemiz gerek elbette. Sonra? Diğerlerine, ötekilerine ve ötekileştirdiklerimize…
Son olarak “dinlemek” gerek diğerlerini, söyleyecek sözümüz olduğunda dinlenmek için! Çoğu zaman birini dinlemek bize zor gelir, hemencecik dikkatimiz dağılır, başka yerlere dalar gideriz ve dinlermiş gibi yaparız aslında. Fakat bize göre en aptal görünenleri ve hatta olanları bile saygıyla dinlemek gerek, en cahil insanın bile bize anlatacak bir hikayesi varsa dinlenmeye değer bir şeyleri de var demektir. Yoksa nasıl anlayabiliriz öyle olup olmadığını… Ama zordur dinlemek. Konuşmak dururken, iki lafın belini kırmak varken, kelimelere eziyet etmek gibi lezzetli bir alışkanlığımız bizi beklerken nasıl dinleyebiliriz ki bir başkasını? Dinlemeyi bırakın çoğu zaman duymayız bile diğer insanları, yanımızda bas bas bağırırlarken “Söyleyemediklerimi de duyun lütfen!” diye. Evet, eğer iyi bir dinleyici isek bize kelimelerle gönderilmeye çalışılan mesajlar kadar, söylenmeyenleri ya da söylenemeyenleri de duymamamız veya dinlememiz gerekir.
Yanlış anlaşılma korkusuyla, doğru kelime bulamama tedirginliğiyle, aslında yeterince zengin bir kelime hazinesine sahip olmamanın yol açtığı güvensizlikle çevremizdeki çoğu insan çoğu zaman zavallı bir edayla gözlerimizin içine baka baka anlaşılmayı bekliyorlar. Konuştuklarında kimsenin onları dinlemediği hissine kapıldıklarından ve gerçekten de bizim onları yeterince dikkatli bir şekilde dinleme zahmetine girmediğimizden, susmayı tercih ediyorlar; yüreklerindeki ve zihinlerinde biriktirdikleri içlerini kemiren duygu ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret edemiyorlar. O yüzden konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Birbirimizi dinleyip, anlayıp, saygı ve sevgi duymak yerine birbirimize düşman kesiliyoruz basit kelime ve kavramlar yüzünden. Çok yazık! Sonra da zavallı kelimeleri suçluyoruz kendi beceriksizlik ve basiretsizliklerimize kılıf bulabilmek kaygısıyla. Duygu ve düşüncelerimizi bir türlü iletemiyoruz ne yazık ki… Bu “iletişim” çağında “iletişemiyoruz” aslında…

Bu kadar kelime israfından sonra, inşallah bir şeyler anlatabilmişimdir sizlere. Yoksa yazık olur bunca kelimeye ve“tüm kelimelerin sahibi” ne hesap vermek düşer bana. O yüzden bu yazıyı, gerçek söz üstatlarından birinin şiiriyle sonlandırmak beni böylesi bir vebalden kurtarmak adına uygun olur kanaatindeyim. Çünkü sözün bittiği yerde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda şiir çıkar gelir süzülüp insan denilen meçhulün yüreğinden…
Sağlıcakla kalın…
KAFİYE
ne diye
bu şuna
şu buna
kafiye?
başa taş
aşa yaş
Hey’e ney
tuhaf şey
kafiye
mantığı
o mantık
hediye
sandığı
bu sandık!
o mantık
bu sandık-
ta sandık
ve yandık
ne yandık
hendese
kümese
tıkılmak
hadise
kırkayak
adese
oyuncak
vesvese
gökbayrak
ölümse
gel dese
tak tak tak
mu-hak-kak
sorular
sordular
neden çok
nasıl yok
niçin var
sanatsız
papağan
neden çok
ve atsız
kahraman
niçin yok
çok ve yok
yok ve çok
aç ve tok
tok ve aç
tut ve kaç
saklambaç
neden çok
nasıl yok
niçin var
niçin’i
boğarken
piçini
yatakta
bastılar
şafakta
astılar
ve derken
nasıl yok
niçin var
bir varmış
bir yokmuş
karamış
ve kokmuş
dünyamız
rüyamız
kapkara
manzara
gebeler
döşeksiz
ebeler
isteksiz
kubbeler
desteksiz
habbeler
süreksiz
türbeler
meleksiz
tövbeler
gerçeksiz
cübbeler
yüreksiz
cezbeler
şimşeksiz
izbeler
emeksiz
heybeler
ekmeksiz
kafiye
hikaye
dava tek
ölmemek
peygamber
ne haber
bir batan
var vatan
kandil loş
ocak boş
ve dağ dağ
elveda!
gitme kal
nefes al
emir tez
bekletmez
ve O nur
bulunur
işte iz
geliniz
toprak post
ALLAH DOST…
Necip Fazıl Kısakürek


Şubat 4, 2010 - 01:43
YÜREĞİNİZE,kelime hazinenize,elinize,dilinize sağlık hocam…
yazdıklarınızla okurunuzun o zaman dilimindeki ruh haletine çok güzel hitap edebiliyosunuz,çok çok teşekkürler…(en azından ben kendimden çok şey buldum yazınızda:-))
‘YENİ BİR BEN’diyebilme cesaretini göstermemizin en mantıklı gerekçesi geleceğe dair ümitlerimizdir,kesinlikle katılıyorum ve inanıyorum ki bu ümidin bizlerde yeniden yeşermesine anlamlı yazılarınızla vesile oldunuz yada olacaksınız var olduğun(m)uz sürece:-)))
Şubat 5, 2010 - 16:00
elinize yüreğinize sağlık hocam…
gerçektende öyle güzel konulara değinmişsiniz ki adeta yaralarımızı deşmek gibi:(
ama inşallah bu yazdıklarınız merhem olur yaralarımıza ve zaman içinde pişeriz diye düşünüyorum…
Şubat 5, 2010 - 18:29
çoook güzel olmuş hocamm gerçekten okurken o kadar çok şey buldum ki kendimden.. elinize yüreğinize sağlık..
Şubat 5, 2010 - 18:35
Hocam ellerinize sağlık. Benim yorum yapmak istediğim bir nokta. Hani, ‘Başlayın uzun süredir yapmak istediğiniz bir şeye, başlayın ve bitirin.’ bölümü.
Belki de bitmesinden korktuğumuz için başlayamıyoruz pek çok şeye. Başlayınca sanki başlamak isterkenki heyecan yok olacakmış gibi korktuğumuzdan belki başlayamayışımız.
Benim de hayatımda erteledeğim şeyler var ve hala da kendimi tam olarak hazır hissedemiyorum.. Aslında başka basit şeyleri yapmak için o önem verdiğimiz hayallerimiz bekletiyoruz.. O hayali yaparken yaşayacağımız her anı ölümsüzleştirmek istediğimiz için belki, BEKLİYORUZ, BEKLETİYORUZ.. Umarım hayat bizi sonlandırmadan,biz hayallerimizi sonlandırmış oluruz.
Tekrar kaleminize sağlık. Devamını bekleyenlerdenim:)
Şubat 5, 2010 - 20:45
hocam yine döktürmüşsünüz kelimeleri eminimki pişman olmayacaklar dilinizden döküldüler diye; biçoğumuza hitap eder ve iletilir iletişmş oluruz hepberaber..gerçekten güzel olmuş.. kullandığım kelimelere de ayrıca teşekkr edrim inş hakkını verebilmişimdir:) saygılarımla sayın hocam..
Şubat 6, 2010 - 21:07
Hocam böyle bir yazıyı yazıp bizlerle paylşatığınız için teşekkürler.Ellerinize sağlık çok güzel olmuş.Bu yazıyı okuyunca dilin kıymetini daha çok anladım. Bu kadar kelime olduğu halde bizler halimizi derdimizi anlatamazken ; onlar olmasaydı halimiz nice olurdu?İnsana yetermiydi gözyaşı , çığlığı yada jest ve mimikleri.Bazen olur da bunalırsın hiç bir şey teselli etmez de okuduğun bir kaç sayfa kitap , bir tutam şiir yada güzel bir söz derdine derman olur.İnşallah kendimizi ifade edecek, hayal gücümüzü zenginleştirecek , ruh dünyamızı yüceltecek kelime bilgisine sahip oluruz ve bunları da bizleri anlayacak birileriyle paylaşabiliriz.İçinizden geçenleri en güzel yazılara döküp bizlerle paylaşmanız dilegi ile.
Şubat 6, 2010 - 21:52
Teşekkür ederim hocam bu güzel yazınız için, ancak ben ‘dil mi düşünceden doğar?’ ‘or vice versa’ olayında takıldım. Size bu konuda düşüncelerimden bahsettiğim bir ileti göndermiştim -ki sizin de görüşlerinizi merak edip öğrenmek istemiştim. Cevap alamadım, muhtemelen tek ve doğru bir cevabı yoktur, zaten bunun da peşinde değilim fakat sizin çok okuduğunuzu bildiğimden ve kelimeler-kavramlar ve içerikleriyle pek meşgul olduğunuzu tahmin ettiğimden (yazınız beni doğruluyor) naçizane fikir alışverişinde bulunmak istemiştim. Lütfen bu konudaki birikiminizi de bizimle paylaşın. Selametle
Şubat 8, 2010 - 23:59
Sadece bilmek yetmiyor kelimeleri; gerektiğinde her birinden bir melodi yakalamak, bir estruman gibi kullanmak her birini, bir maestro gibi yönetip muhteşem bir senfoniye dönüştürmek gerekiyor kelimeleri. Öyle de olmuş. Yüreğine sağlık.. Tebrik ediyor, gözlerinden öpüyorum. Daha sık yazmalısın. Selam ve dua ile…
Şubat 18, 2010 - 19:23
Öncelikle bu yazıyı okuma zahmetine giren herkese teşekkürler! Yorumlarınız ve görüşleriniz,yeni yazılar yazabilme cesareti bulabilmek için, benim açımdan çok önemli. Güzel sözlerinden dolayı sana ayrıca teşekkür etsem kimse alınmaz herhalde Cezmi Hocam
Fatma sanırım iletin dikkatimden kaçtı,özür diliyorum. Soruna gelince, bence bizi diğer varlıklardan farklı kılan özellğimiz düşünme ve hissetme yetilerimiz olduğundan, bunları ifade edebilmek maksadıyla kelimeleri bizlerin icat ettiği semboller olarak kabul etmek daha doğru olur gibi geliyor bana. Diğer insanlarla iletişim kurabilme, rabıtalar oluşturabilme ve duygu ve düşüncelerimizi başkalarıyla paylaşabilme ihtiyacımızı giderebilme amacıyla kullandığımız seslerden vücut bulan semboller! Öncesinde elbette yürek var, beyin var; duyma(ama sadece işitme değil!), düşünme, hissetme var ki bunların ifade edilebilmesi için kelimeler de varolabiliyor. Yalnızlık duygusunu yaşamasak, bilmesek “yalnızlık ya da loneliness” kelimelerine de ihtiyaç duymaz ve türetmezdik! Veya bu kelimeler olsaydı bile bizim için birşey ifade etmezdi! O hala tam olarak kavrayamadığımız ve bilmediğimiz içimizi titreten kuvvetli duyguyla tanışmasak “aşk-love-amour” kelimelerine ihtiyaç duymazdık! Duygular her yerde, her iklimde, her insanın yüreğinde üç aşağı beş yukarı aynı, ama farklı dillerde farklı kelimeler icat etmiş insaoğlu!
İnşallah biraz da olsa cevaplayabilmişimdir sorunu… Allah a emanet olun… Herkese selamlar…
Şubat 19, 2010 - 10:57
Evet, konuşmak güzel belki, ama çoğu zaman susmak daha güzel bence. Eğer sizi gerçekten dinleyecek, anlamaya çalışacak, düşüncelerinizi hafife almayacak birilerini bulursanız (bulursanız bana da haber verin lütfen) konuşmak elbette daha güzel.
Bazen de fikirlerimiz çok çabuk değiştiği ve farklı mecralara yol aldığı için konuşmaktan çekiniyoruz aslında. Eğer bazı insanlara fikirlerimizden bahsettiysek ve daha sonra bu fikirlerimiz değiştiyse, biz ne kadar çabalarsak çabalayalım eski fikirlerimizin yüzümüze vurulmasından ve bize yapışıp kalmasından kurtulamayız. Belki de bu korku ve endişe bizi konuşmaktan alıkoyuyor bazen.
En önemlisi de duygular dilsizdir. Onlar kelime hazinesiyle ifade edilemezler çoğu zaman. Ne kadar kelime türetilirse türetilsin, asla duyguların tam karşılığı olamazlar. Kelimelere döküldüğü anda, yüreğimizde oluşturduğu etkisini yavaş yavaş yitirir, basitleşirler. Onları yüreğimizde daha bir coşkuyla yaşarız, daha anlamlı ve önemlidirler bizim için. Bunu tıpkı bir aşığın sevdiceğine kavuştuktan “aaa bu muymuş yani benim o kadar eza ve cefa çekmeme sebep olan, benim yüreğimde büyüttüğüm sevgili” demesine benzetebiliriz. Âşık sevdiceğini yüreğinde o kadar büyütmüştür ki, gerçeğini gördüğünde hayal kırıklığına uğramıştır. Çünkü yüreğinde daha güzel ve daha bir coşkuyla yaşamıştır o sevgiyi. İşte düşüncelerimi kelimelere döktüğüm zaman ben de aynı duyguları hissediyorum. Yüreğimde heyecan içinde kavruluyorum ama kelimelere döktüğümde basitleşip, yalınlaştığını görüyorum.
Bir insanın gözlerine bakarak hissettiğimiz duyguyu, kelimelere bakarak hissedemeyiz. Tek başına kelimeler donuk ve anlamsızdırlar. Onlara anlam katan şey ruhtur, hissiyattır. Birine tek bir bakışla ifade ettiğimiz bir anlamı, ciltlerce kitap yazsak bile ifade edemeyebiliriz. Hep demez miyiz “Bir insanın ne söylediği değil nasıl söylediği önemlidir” diye.
Bence sahip olduğumuz tek şey Beckett ustanın dediği gibi kelimelerimiz değildir. Düşüncelerimiz ve duygularımızdır sahip olduğumuz en önemli şey. Onları çoğu zaman kelimelere dökemesek bile, yaratıcımızın onları bizden bile daha iyi anladığını düşünerek mutlu olabiliriz. Belki içinizden şöyle geçiriyor olabilirsiniz “İyi de düşünceler de kelimelerle oluşmuyor mu zaten?” diye. Bence düşünceler kelimelerle oluşmuyor. Önce düşünüyoruz, hissediyoruz, daha sonra kelimelere döküyoruz. Belki de ilham ediliyor bizlere. Newton yerçekimini bulduğunda “Aha da ben yerçekimini buldum galiba” dememiştir. Önce onu düşünmüştür, daha sonra ona uygun bir kelime türetilmiştir.
Bilmiyorum, söylediklerim ve düşündüklerim ne kadar bu konuyla alakalı, ama ben böyle düşünüyorum.(yazdıklarım okunmaya değerse tabii).
Şubat 23, 2010 - 00:59
Bu değerli ve samimi duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaştığın için teşekkürler Meryem… Yazdıkların sadece okunmaya değil, üstünde düşünmeye değer önemli cümleler gerçekten de…Yorum ve görüşlerini bizlerle paylaşmanı bekliyorum her zaman…Selamlar!
Mart 7, 2010 - 20:48
güzel yazı gerçekten. belki de kendimi bulduğum için:) beklediğim bi cvp wardı aslında defalarca pişman olduğumuz ya da pişman ötesi edildiğimiz halde bir daha Nasıl güvenebiliriz insanlara???? anlama we anlatabilme yetimiz belki de çoğu insandan fazla olduğu we buna herkesten çok ihtiyacımız olduğu halde ndendir bu güvenememe özrü?????
Mart 9, 2010 - 00:25
Başkalarına güvenememiz belki de kendimize olan güvensizliğimizden… Her insana bir kez olsun bir şans, bir fırsat verebilmeliyiz, güvenmeliyiz. Unutmamalıyız ki bir insan bizi bir kez aldatırsa, yanıltırsa ya da güvenimizi boşa çıkarırsa bu onun hatasıdır, ama iki veya daha fazla kez aynı pişmanlığı bize yaşatmışsa bu onun değil bizim hatamızdandır!
p.s. Burcu’ya: Ve artık “w” alfabemizin 30. harfi… :))
Mart 11, 2010 - 13:00
‘Kendine güvenememe’ sözünü KENDİME hiç yakıştıramıyorum (nedendir bilmem). Belki de kendimi sevdiğim:) ve onu üzmekten, üzülmekten korktuğum içindir. BELKİ DE bu kadar takılmamalıyım:)
Ayrıca güzel Türkçemizin güzel alfabesinin harfleri gayet yeterli herşeyi anlatmaya. ‘W’ sadece klavyede pratik oluyo:)
Thanks for your comment (English)
Mart 13, 2010 - 20:28
İlacım olsa ben sürerdim kelime çok güzel. BKM -ÇGHB’IN Metin Yıldızı buna da bir skeç yazmalı bence.
Hz.Ali diyor ya ilim bir nokta idi cahiller için çoğaltıldı.Bizimki de o hesap cahilliğimizin bedelini kelimelere ödetiyoruz.Zira arifler azaldıkça tarifler artıyor.
Mart 13, 2010 - 23:45
hocam yüreğinizdeki kelimeler şimdiden arkadaş çevremde slogan ve özlü özel sözler olarak yer almakta ben de onlara tüm hakları saklıdır diyerek ehemmiyetini belirtiyorum,selamlar
Mart 21, 2010 - 17:21
Hocam öncelikle yazdıklarınız için teşekkürler. Yazınızı yayınladığınız ilk gün okudum ama bi şey yazma cesaretini gösteremedim.O cesareti bugün kendimde buldum çünkü yazınızda da dediğiniz gibi “Hayatımıza yeni bir yön vermenin de herhalde en önemli yolu başlamaktan geçer.” Bugün sadece bu yorumu yazarak bi başlangıç yapmadım uzun zamandır istediğim bi şeye de başladım.Hiç bi şeyin iyi mi yoksa kötü mü olcağını başlamadan bilemeyiz bu nedenle en iyisi ertelemeden başlamak ve devamını getirebilmek…Hayallerimizi ertelememek ve umudumuzu hiç kaybetmemek dileğiyle…
Mart 29, 2010 - 18:41
Yanlış avcısı o kadar çokki her yerde
Benim de susmak düştü kaderime
Ne cesaretim kaldı aslında,ama,öyle değil siz beni yanlış anladınız demeye
Ne de evet evet çok doğru ,haklısınız demeye
Dedim ya susmak düştü kaderime…
Unutuverdim birbirinden güzel kelimeleri
Hülyalı geceleri,yasemen çiçeklerini,
Arzuyla beklerken nazlı yarimi…
Nisan 12, 2010 - 11:14
Hacer süpersin valla, yorumlarını beklerken şiirin geldi… Ya da yorumun şiir olarak geldi ama geldi ya sonunda beklediğimize değdi…
Haziran 9, 2010 - 21:40
HOCAM! BURALARDA ARADIM BULAMADIM.MALATYA BÜYÜKÇE BİR ŞEHİR ACABA DİYORUM ORALARDA VAR MIDIR ŞAMPİYON BURSASPOR ATKI ,T-SHIRT’LERİ.
Temmuz 28, 2010 - 12:44
Diller sussa da,yürekler konuşur
Gözler görmese de ,rüyalar da buluşulur
Yapılanlar elbet HAK katında karşılık bulur
Sevdamız böyle büyük olunca,yalnızların dostu melekler olur
ARZU-YASEMİN