Global Navigation

 

Content

"Çeviri Şiirler" Sayfası için Arşiv Görünümü

John Donne – The Flea – Türkçeye Çeviriler

John Donne – The Flea – Türkçeye Çeviriler…

THE FLEA
Mark but this flea, and mark in this,
How little that which thou deniest me is ;
It suck’d me first, and now sucks thee,
And in this flea our two bloods mingled be.
Thou know’st that this cannot be said
A sin, nor shame, nor loss of maidenhead ;
Yet this enjoys before it woo,
And pamper’d swells with one blood made of two ;
And this, alas ! is more than we would do.

O stay, three lives in one flea spare,
Where we almost, yea, more than married are.
This flea is you and I, and this
Our marriage bed, and marriage temple is.
Though parents grudge, and you, we’re met,
And cloister’d in these living walls of jet.
Though use make you apt to kill me,
Let not to that self-murder added be,
And sacrilege, three sins in killing three.

Cruel and sudden, hast thou since
Purpled thy nail in blood of innocence?
Wherein could this flea guilty be,
Except in that drop which it suck’d from thee?
Yet thou triumph’st, and say’st that thou
Find’st not thyself nor me the weaker now.
‘Tis true ; then learn how false fears be ;
Just so much honour, when thou yield’st to me,
Will waste, as this flea’s death took life from thee.

JOHN DONNE

 

 

 

 

 

 

PİRE
Dikkat et şu pireye, dikkat et içindekine
Benden sakındığın küçücük şeye
Önce benden aldı alacağını, sonra senden
Birleştirdi içinde aldığı kanı ikimizden
Sen de biliyorsun söyleyemeyeceğini
Ne günah, ne utanç, ne de kızlığın elden gidişini
Çabalamadan elde etti hem de
Şişti kanımızı birleştirmenin zaferiyle
Ah ne yazık! Yapamadığımızı yaptı küçücük bir pire!

Yapma! Üç can var o pirede
Yaptığı evlilikten de öte
Biz varız içinde o pirenin
Mabedi var ilk gecemizin
Her şeye rağmen buluştuk işte
Kapatıldık canlı duvarların içine, sen istemesen de
Bilirim, beni öldürmektir, arzuladığın
Bu demektir ki senin de intiharın
Alma vebalini bu üç günahsızın

Ne zalimsin! Dinlemedin beni yine
Bir masumun kanı o, sadece bir pire
Senden aldığı bir damla kandı
Bundan başka bir suçu var mıydı?
Okunuyor işte yüzünden aldığın haz
Anlamışsındır, ne sendeki ne de bendeki kudret az
Gör korkularının yersizliğini
Sanma ki daha fazla olur onurunun eksilişi
Öldürmekle pir pireyi, kabul etmektense beni

KÜBRA ÖZMEN

 

 

 

 

 

 

 

SİVRİSİNEK
Aman bu sivrisineğe dikkat et
Küçük olduğuna bakma aslında bulunmaz bir nimet.
Önce benim kanımı emdi, sonra seninkini
Biz yapamadık ama o birleştirdi, senle beni.
Bu ne bekâretinin sonu, ne utanç ne de bir günah,
Bilirsin bu yüzden kimse edemez bana tek bir ah.
Birleştirdi kanımızı hiç yapmadan kur,
Artık şımarıklığını izleyip dur.
Bu bizim yapabileceğimizden bile fazla, sen durma hayalini kur

Üç yaşam bir sinekte birleşti
Bu kırk yıllık evliliğe eşti.
Bu sivrisinek senle beniz,
Bizim gerdek evimiz, bizim mabedimiz.
Ailen benden nefret ederse etsin,
Sen mabedimizin içinde benimlesin.
Beni öldürmek istemene rağmen,
Sadece benim günahıma girmiş olmazsın sen.
Sen, ben ve sivrisinek, bu canların kutsallığına saygısızlık etmesen?

Zalimce ve ansızın, sivrisineği ezdi,
Söylesene onun kanından başka eline ne geçti?
Alt tarafı bir damlacık kanımızı içti.
Garibim sadece masum bir sivrisinekti.
Zaferinin tadını çıkarıyorsun,
Ama benden bile zayıfsın şimdi, bunu bilmiyorsun.
Korkularının kurbanı oldun sen de,
Üç hayat alacağına, benimle olsaydın keşke.
Çok daha onurlu biri olurdun böylece.

Aslıhan MUTLU

 

Edmund Spenser – Sonnet 81 – Türkçeye Çeviriler…

Edmund Sprenser Sonnet 81… Türkçeye çeviriler…

SONNET III

ONE day I wrote her name upon the strand,
But came the waves and washèd it away:
Again I wrote it with a second hand,
But came the tide and made my pains his prey.

Vain man (said she) that dost in vain assay  
A mortal thing so to immortalise;
For I myself shall like to this decay,
And eke my name be wipèd out likewise.

Not so (quod I); let baser things devise
To die in dust, but you shall live by fame;       
My verse your virtues rare shall eternise,
And in the heavens write your glorious name:  

Where, when as Death shall all the world subdue,  
Our love shall live, and later life renew.

                             SONNET 81   Edmund SPENSER

 

 

 

 

 

 

III)

Kuma yazdım adını hiç durmadan
Bitmez tükenmez dalgalar alıp götürsün diye
Bir daha yazdım umursamadan
Dağıtıp gittiler dalga geçercesine
Boşuna dedi çaban
Sonu belliyi değiştirmeye çalışman
Ben, değil sadece yok olacak olan
Adım da silinip gidecek bu dünyadan
Hayır! dedim.Yok olup gitsin diğer her şey
Sen daima olacaksın
Benliğin mısralarımda var olacak
O güzel adınsa cennette yaşam bulacak
Her şey sona erdiğinde ise,
Aşkımız cennette buluşacak                                                      

KÜBRA ÖZMEN

William Shakespeare Sonnet 73 – Türkçeye Çeviriler

William Shakespeare Sonnet 73
Türkçeye çevirileri…

SONNET II

That time of year thou mayst in me behold
When yellow leaves, or none, or few, do hang
Upon those boughs which shake against the cold,
Bare ruined choirs, where late the sweet birds sang.
In me thou see’st the twilight of such day
As after sunset fadeth in the west;
Which by and by black night doth take away,
Death’s second self, that seals up all in rest.
In me thou see’st the glowing of such fire,
That on the ashes of his youth doth lie,
As the death-bed, whereon it must expire,
Consumed with that which it was nourish’d by.
This thou perceiv’st, which makes thy love more strong,
To love that well, which thou must leave ere long.

                            SONNET 73 William SHAKESPEARE

 

 

 

 

 

 

 

 

II

İşte o mevsimi göreceksin bende şimdi
Birkaç sarı yaprak ya kalır ya kalmaz
Soğuktan titreyen dallarda
Yuvaları dağıldığı için bulamayacaksın kuşları
Günün alacakaranlığını bende göreceksin
Güneş batıdan solup gidince
Çok geçmeden gelir
Her şeyi gizleyen simsiyah gece
Bende kor ateşleri göreceksin
Gençliğinden kalma küller içinde
Son nefesini verirken ölüm döşeğinde
Ektiğini biçeceksin
Bunu anlaman arttıracak sevgini
Ayrılık yakın diye daha çok seveceksin beni

Gülden POLAT

 

 

 

 

 

 

 

 

II)

Sonbahar içindeki ruhum melankolik
İçimde sararmış yapraklar kaldı
Soğuk rüzgârlar gelen bu ürkeklik
Sanırım,  son kuşlarla giden ruhumun yalnızlığıydı
Karanlıklar içinde kaldı aydınlığım
Sen de gözden kayboldun ey güneş
Ölüm senle mi artık yoldaşlığım
Karanlık gece de sen mi olacaksın bana eş
İçimde yanıp kavrulan gençliğim
Küllerini savurup bitirdim mi gerçekten
Ölüm yakın sürem doldu bildiğim
Bitirdim içimde büyüttüğüm ne varsa eskiden
Anladım ne gençlik kaldı ne de korku
Aşk için geç kaldım içimde kalsa da bu tutku

Aslıhan MUTLU

Francesco PETRARCA – Sonnet – Türkçeye Çeviriler

Francesco PETRARCA – Sonnet
Türkçeye çevirileri…

SONNET I

If this should not be Love, O God, what shakes me?
If Love it is, what strange, what rich delight!
If Love be kind, why has it fangs to bite?
If cruel, why so sweet the barb that rakes me?
If Love I crave, why this lament that breaks me?
If not, what tears or sighs can mend my plight?
O Death in Life, dear pain, where lies thy might
If I refuse the doom that overtakes me?
If I consent, without a cause I grieve:
So in a tempest do my fortunes heave,
By winds contrary and by waters tossed
So, in a stupor, like a blind man lost
In mischievous error, lured from doubt to doubt,
June freezes, January thaws me out.

                                               Francesco PETRARCA

I)

Bu aşk değilse, Allah’ım beni sarsan ne?
Eğer aşksa ne tuhaf, nasıl bir haz?
Aşk merhametliyse, peki zehirli dişler niye?
Zalimse, canımı yakan dikenleri niçin bu kadar tatlı?
Aşka böyle hasretken içimi acıtan bu keder niye?
Değilsem ne ağlamalar ne de ah vahlar ayakta tutamaz beni
Ey yaşamın gerçeği, ölüm, sevgili kederim, kudretin bu mu?
Ya beni bulan kör talihe boyun eğmezsem
Ya da razı olup sebepsiz üzersem
Fırtınada savurursa rüzgarlar talihimi
Saçarsa sular bir oraya bir buraya
Ve kör bir adam gibi kaybolursam sarhoşlukta
Olmayacak duygularla şüpheye kapılırsam
İşte o zaman yaz dondurur, kış kavurur beni.

Gülden Polat

 

I)

Bu aşk değilse ey tanrım nedir içimi kemiren,
Aşksa eğer bu ne tuhaf bir zevk böyle büyük.
Olsaydı aşk öyle nazik, olur muydu hiç kalbine yük?
Zalimse eğer, pamuk gibi bir dikenli yoldayım neden?
Arzuladığım aşksa şayet, ne bu matem?
Değilse, ne gözyaşları ne de vahlar olmaz merhem yarama.
Ey ölümlü dünya, tatlı belam, nedir güç veren sana?
Sendin hüküm veren hep bana, yazılmıştın bir kere alnıma.
Razı olsam da kederlenirim sonra sebepsiz;
Bir fırtınada bıraktım her şeyi kadere habersiz,
Ters esti rüzgar ve savruldu nasipsiz dalgalardan,
Kör bir adam gibi kayboldu gecenin karanlığında.
Bir hayat yaşadım kuşku içinde hiç yılmadan,
Yazım kışa döndü bu ömrümün baharında…

 RECEP DERYOL

I)

Bu aşk değilse Tanrım, beni sarsan nedir?
Aşksa bu,  hem çok garip hem de zevkli.
Peki, aşk böyleyse neden bu kadar dişli?
 Zalimlikse, nasıl dikenleri batarken sevindirir?
Aşk eğer arzulamaksa, yakınmak nedendir?
Değilse, gözyaşları ve iç çekmelerinden başka ne çare ey sevgili
Yaşarken ölüm, acılar hepsi nerde gizli 
Reddetsem de alın yazımı, yakamdadır.
Kabul etsem sebepsiz acı çekerim
Bu yüzden dilerim fırtınaların içindeki talihim dönsün
Rüzgârlar ters essin, sular çalkalansın
Kör adam gibi kayboldum sersemliğimde bilirim
Muzip hatalar içinde beni şüpheye düşürdün
Haziranda donuyorum, kış beni rahatlatsın

Aslıhan MUTLU
 
 

 

The Seven Ages of Man

The Seven Ages of Man

All the world’s a stage,
And all the men and women merely players,
They have their exits and entrances,
And one man in his time plays many parts,
His acts being seven ages. At first the infant,
Mewling and puking in the nurse’s arms.
Then, the whining schoolboy with his satchel
And shining morning face, creeping like snail
Unwillingly to school. And then the lover,
Sighing like furnace, with a woeful ballad
Made to his mistress’ eyebrow. Then a soldier,
Full of strange oaths, and bearded like the pard,
Jealous in honour, sudden, and quick in quarrel,
Seeking the bubble reputation
Even in the cannon’s mouth. And then the justice
In fair round belly, with good capon lin’d,
With eyes severe, and beard of formal cut,
Full of wise saws, and modern instances,
And so he plays his part. The sixth age shifts
Into the lean and slipper’d pantaloon,
With spectacles on nose, and pouch on side,
His youthful hose well sav’d, a world too wide,
For his shrunk shank, and his big manly voice,
Turning again towards childish treble, pipes
And whistles in his sound. Last scene of all,
That ends this strange eventful history,
Is second childishness and mere oblivion,
Sans teeth, sans eyes, sans taste, sans everything.
William Shakespeare from As You Like It

ÇEVİRİLER

Perde Arkası

Aralıklı kan rengi örtüler aralıklı,
Yedi perdelik oyun hüzün kılıklı.
Oyuncuları Adem ile Havva,
Sahnesi toprak zemin ve açık hava.
“Işıklar!” der yüce Sanatkâr,
Ve hırçın sesiyle masum bir yavrucak ağlamaya başlar.
Anlamsız gelir söyledikleri bu meleğin ilk çağında,
Oysa “Beni geri götürün!” der bir hemşirenin kucağında.
Tek sorusu vardır hep “Annem nerde?”
Sonra büyür biraz daha ve başlar ikinci perde.
Somurtkan bir çocuk çıkıverir sırtında külfet sandığıyla
Destursuz girer içeri okul kapısından sol ayağıyla.
Yüzünde sabah gülücüğü olsa da bu veletin,
Gelecek vaat etmediği kesin.
Sabırlı ol çocuk, tomurcuksun daha elbet açacaksın!
Zira durmadan haykırıyor için: “Üçüncü perde başlasın!”
Aşk, iktidarı olmuştur bu bölümün.
Öyle ki her şeyi yaptırır, lakin geçemez önüne ölümün.
Tutuşmuş bir delikanlıdır şimdi karşımızdaki şaşkın.
Ne yaptığını bilmez, eee, ne de olsa kördür gözü aşkın.
Kâh şiirler yazar sümüklü bir burna ya da bir çift kaşa,
Kâh vurur kendini deliler misali yollara, dağa, taşa.
Biter romantizm zamanla, iyi ki varsın unutmak!
Dördüncü perdede görev, düşmanı vurmak…
Dilinde garip bir yemin, bıyığı terli bir nefer,
Kim bilir şeref için kaç cinayet işledi kaç sefer…
Barutla oynar riyakâr bir şöhret uğruna,
Onun içindir ki hazırdır hep kelle koltuğunda.
Dinlen biraz asker bitmez bu cenk!
Oyunun beşinci perdesi doğruluğa denk…
Kemale erer azıcık âdemoğlu nihayet.
Bahşedilir kıyısından kendisine ilim erdem ve hidayet.
Düzelir hem de saçı sakalı paçası,
Az da olsa eve götürdüğü ekmek parası.
Tamamlar yavaşça sermayesi göbek olan ömrün bu safhasını.
Ne kadar çağdaş olsa da sürememiştir maalesef eski sefasını.
Geri dönüşü başlamıştır seyri hayatın çoktan.
Okunur seneler gözaltındaki torbalardan ve saçındaki aktan.
Nasıl sıkılır bilinmez içindeyken her daim o pijamaların.
Acıtır üstelik içini baktıkça ve battıkça okları anıların.
Gitti gençlik gitti eyvah!
Ne kadar büyükmüş dünya; ne kadar kısaymış sabah…
Özler olur nağmeleri titreten o eski gür sesini.
Duysan eğer, dersin “Kimin bu çocuk sesi?”.
Düşersin ey koca adam bastonuna el uzat.
Nitekim bu son anlaşma, son perdeye imzanı at.
Çekilir etraftan her şey, herkes, her nefes.
Hiçbir şey gelmez elden, çok arzulasa da o nefs.
Yaşlı adam güneşli bir köşede yalnız başına oturmuş.
Meğer kimsesi yokmuş, gerçekten unutulmuş.
Ne bacakları dost artık, ne de gözleri rehber,
Son repliğini haykırıverir nihayet: “Allahuekber!”
Murat Palo – ELT III

mp.png

2. Çeviri

İşte belirdi bir dünya boyu,
Kadın erkek hepsi yalnız ruhlarla dolu,
Başı sonu belli, çizili hayat yolu,
ve kendi kadranında oynar herkes aşağı yukarı,sağı solu.
Yedi yolda yürürsün bu kaçınılmaz sonu,
ve ilk ağladığındır bir ebe kolu.
Derken kamburlaşırsın sırtında çantanı
yüklenirken tadarsın sevdiğinle bir anı,
Korlaşır yüreğin, çağlarsın sevdanı,
Ceylan gözlere yazılmış ki her biri alır canı.
Vatandaş iken kolaydı, şimdi vatan daşırsın kolunda,
Ant okursun belirsiz; ne çare, harcarsın şan şöhret yolunda.
Gözlerin acıkmış, fiyakan dizde,
Görünüyorsun çevrende ,sinsilik var yüzde,
İşte sahnedesin, iner altıncı perde,
Elinde baston,o keskin gözler nerde?
Gençliğini çürüttün, hala bihabersin,
Dizlerin tutmaz,bak kısılmış sesin,
Koca bir dağ idin oysa, bu çocuk sen misin !
Şimdi göklerden sana son bir çağrı gelsin.
Yalnız olmakmış oysa ikinci bahar,
Teninle,tininle yol buraya kadar.
Celal Munis – ELT II

cm.png

3. ÇEVİRİ

Yer mi, yemez mi?

Dünya bir oyun sahnesi,
Kimler gelip kimler geçmedi ki…
Sırası gelen girer içeri bitirir işini,
Kaçış yok kardeş bu dünya fani…

Hepimiz birer bebektik,
O güzel hemşirelerin kollarında az gezmedik,
Sonra verdiler sırtımıza bir çanta,
Yolladılar okula sızlana sızlana…

Sabahları erken kalmak zor gelirdi belki,
Ama bilirdik ki bu yolun sonu iyi,
Zor idi ama sonunda görecektim yârimi,
Az okumadık o yollarda Yurdum Türküleri…

Sonra verdiler bir elbise olduk kamuflaj,
Dediler olacaksın her sabah tıraş,
Her gün bin bir dertle uğraş,
Bir zamanlar bizde asker idik gardaş…

Bizde bilirdik Mercedes kullanmasını,
Lakin aç idik, yedik Mercedes parasını…
Onlar parayı kullandı biz aklımızı,
Ama nedense hak yerini bulmadı.

Sanma dostum böyle genç kalacaksın,
Ağarıp saçların yaşlanacaksın,
Elinde bir baston yürürken yolda,
Yorulup bir kenara yaslanacaksın…

Vay be Shakespere!
Sonunda sen de düşüp gittin Azrail’in peşine,
Ama merak etme,
Sen gittin ya bende çıkmam ertesi güne…
Zeki Arslan – ELT II

za.png

Phenomenal Woman

Phenomenal Woman

Pretty women wonder where my secret lies.
I’m not cute or built to suit a fashion model’s size
But when I start to tell them,
They think I’m telling lies.
I say,
It’s in the reach of my arms
The span of my hips,
The stride of my step,
The curl of my lips.
I’m a woman
Phenomenally.
Phenomenal woman,
That’s me.

I walk into a room
Just as cool as you please,
And to a man,
The fellows stand or
Fall down on their knees.
Then they swarm around me,
A hive of honey bees.
I say,
It’s the fire in my eyes,
And the flash of my teeth,
The swing in my waist,
And the joy in my feet.
I’m a woman
Phenomenally.
Phenomenal woman,
That’s me.

Men themselves have wondered
What they see in me.
They try so much
But they can’t touch
My inner mystery.
When I try to show them
They say they still can’t see.
I say,
It’s in the arch of my back,
The sun of my smile,
The ride of my breasts,
The grace of my style.
I’m a woman

Phenomenally.
Phenomenal woman,
That’s me.

Now you understand
Just why my head’s not bowed.
I don’t shout or jump about
Or have to talk real loud.
When you see me passing
It ought to make you proud.
I say,
It’s in the click of my heels,
The bend of my hair,
the palm of my hand,
The need of my care,
‘Cause I’m a woman
Phenomenally.
Phenomenal woman,
That’s me.
Maya Angelou

maya.png

ÇEVİRİLER

İŞTE O BENİM

Bu tatlı bayanlar gizemli dünyamın sırrının nereden geldiğini merak etmişler.
Aslında o kadar şirin ya da aranılan bir tip olduğumu düşünmezdim hiç.
Fakat onlara anlatmaya başladığım zaman,
Yazık ki benim yalan söylediğimi düşündüler.
Onlara durumu şöyle izah etmek gerektiğini düşündüm ve;
Kadınlık kollarımın kavuştuğu yerde
Kadınlık kalçamın her bir karışında
Kadınlık adımlarımın zarafetinde
Ve kadınlık dudaklarımın kıvrımlarında gizlidir.
Ben bir kadınım,
Duygusal olarak
Duygusal bir kadın,
İşte o benim…

Odaya öyle bir atışım var ki
Yavaş yavaş zarafetinden ödün vermeyerek
Ve erkeklerdir önümde diz çöken
Erkeklerdir etrafımda pervane olan
Tıpkı arı kovanı gibi
Ben derim ki;
Kadınlık gözlerimin ateşi
Ve dişlerimin ışıltısındadır.
Ve yine eklerim ki;
Kadınlık belimin salınışı
Ve ayaklarımın eğlencesidir.
Ben bir kadınım
Duygusal olarak
Duygusal bir kadın
İşte o benim…
Erkek milleti eminim şimdi kendi kendilerine düşünüyorlardır
Aslında bende ne bulduklarını,
Bir çok kez denediler ama;
Gel gör ki hiçbir zaman gizli mabedime dokunamadılar.
Her ne vakit benden izler bulmalarına izin versem
Yine de yapamadılar, göremediler.
Sonuç olarak yine eklerim ki;
Kadınlık sırtımın ince kemeri
Gülüşümdeki ışıltı
Kadınlık göğüs dekoltem
Şıklığımın zaferi
Ben bir kadınım
Duygusal olarak
Duygusal bir kadın
İşte o benim…
MENŞURE KOÇAK -  ELT III

mk.png

OLAĞANÜSTÜ KADIN

Merak eder zarif kadınlar
Beni onlardan farklı kılan şeyleri
Öyle çıtkırıldım değilimdir
Bir mankenin ölçülerine de uymaz bedenim
Fakat bir başlasam anlatmaya
Dudak büker inanmazlar bana
Oysa benim farkım
Kollarımın erişebildiği en son noktada
Kalçalarımın genişliğinde
Adımlarımın uzunluğunda
Dudaklarımın kıvrımındadır
Ben bir kadınım
Olağanüstü yaratılmışım
Olağanüstü kadın
İşte ben buyum

Yürürüm salına salına
Kendinden emin, çekerek tüm bakışları üzerime
Dizilir erkekler bir bir karşıma
Diz çöktürürüm hepsine
Başlarlar kur yapmaya
Bal peteğimin etrafında
Oysa benim farkım
Gözlerimdeki alevde
İnci dişlerimde
Belimin kıvrımında
Adımlarımdaki neşeli çocukta
Ben bir kadınım
Olağanüstü yaratılmışım
Olağanüstü kadın
İşte ben buyum

Merak eder beyler
Bendeki bu gizemi
Denerler çoğu defa
Ama dokunamazlar gizli mabedime
Boşunadır tüm çabaları
Baksalar da göremezler
Oysa benim farkım
Sırtımın derin vadilerinde
Gülüşümün güneşinde
Göğüslerim arasındaki yolculukta
Duruşumun asaletinde
Ben bir kadınım

Olağanüstü yaratılmışım
Olağanüstü kadın
İşte ben buyum

Tuba Doğanşahin – ELT III

The Road Not Taken

 td.png

The Road Not Taken

Two roads diverged in a yellow wood,
And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;
Then took the other, as just as fair
And having perhaps the better claim,
Because it was grassy and wanted wear;
Though as for that, the passing there
Had worn them really about the same,
And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black
Oh, I kept the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way,
I doubted if I should ever come back.
I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
two roads diverged in a wood, and I –
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference.
Robert Frost

rf.png

 ÇEVİRİLER

AŞINMAMIŞ YOLLAR

İki yol…
Sararmış ağaçlar ayracı olmuş ikisinin
Birini seçmek zorunda oluşumdandır hüznüm
Ve birine seyyah olmalı, uzunca olanında gözüm
Gözlerim ötesini görmeye çalışıyor birinin
Artık çalılıktan nereye kıvrılırsa giderim.

Sonra diğerine baktım bambaşka bir duyguyla
İçimden bir ses daha iyi olur diyordu
Çünkü yemyeşildi ve aşınmak istercesine bekliyordu
Buna rağmen engelleri aşmak için
Nerdeyse hepsi aynı yolu seçmişti.

Ve bu sabah…  mesafeler aynıydı sanki
Adeta hiçbir adım iz bırakmıyordu belli
Ve bir gün düşüverdim yolların ilkine
Bilsem de nasıl uzayıp gittiğini
Yenemiyordum geri dönemeyeceğim şüphesini
Bu yüzdendir ki yıllar sonra
Bir of çekerek anlatabilirim
Bugün hissettiklerimi
İki yol ki ağaçlar ayracı olmuş
Ve ben en az gidilenden gittim
Sonunda farkı fark ettim.

Zehra SAVAŞ – ELT III

zs.png

EN AZ GİDİLEN YOLDA

İki yol güz yaprakları arasında
Üzgünüm, gelip geçemem ikisinde
Bir yolcu oldum, durdum
Bütün benliğimle aşağı baktım.

Gördüm fundalıklara uzandığını
Seçtim aklımın yettiğini
Belki de en iyi seçimimdi
Çünkü yeşil bir örtüyle bezenmiş ve eskimek istiyordu.
Oradan geçenler varmış gibi
Onu eskittikleri kafi
Ve ikisi bu sabah önüme uzanmış
Yapraklarını hiçbir adım incitmemiş.

Öbür günüm için seçtim ikincisini
Fakat bilerek yolun kat edilemeyeceğini
Geri dönsem mi diye düşündüm
Bunu bir feryatla söyledim.

Yılların tecrübesine dayanarak söylüyorum:
İki yol güz yaprakları arasında
En az gidilen yolda
Farkı fark ettim orda.

Songül COŞKUN – ELT III

Sidebar

  • Son Yorumlar

  • Footer