Global Navigation

 

Content

"Deneme" Sayfası için Arşiv Görünümü

Yüreğimde Kelimeler - II

Yüreğimde Kelimeler -  II

“Ne okuyorsun ?” sorusuna “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” diye cevap verir Hamlet Polonius’a, Shakespeare’in ünlü oyununda… Evet, kelimeler okuyoruz, kelimeler yazıyoruz, kelimeler söylüyoruz… Hayallerimizi kelimelerle süslüyor, acılarımızı sözcüklerle paylaşıyor ve ümitlerimizi kelimelerle yeşertiyoruz. Ama bir yandan da tüketiyoruz hayatlarımızı kelime kelime… Yine de yetiremiyoruz kelimeleri derdimizi ve halimizi ifade etmeye…

1.png

Kelimelerle ifade edemedikleri duygularını, düşüncelerini şiirle ifade ederler insanlar. Şiir yılların yaşanmışlıklarının, birikimininin, insanoğlunun kendisini ifade etmedeki acziyetinin birkaç sözcüğe, birkaç heceye, bazen birkaç mısraya, bazen de uzun satırlara sığdırma çabasıdır belki de, kimbilir?

Geçen zaman bir masala dönüşür, insanı aşan, insandan taşan duygu ve düşüncelerde şiire… Var olan bütün artı değerlerin; bütün güzelliklerin,  bütün dertlerin, isteklerin, sevgilerin, sevgililerin, sevmelerin, ümit ve beklentilerin zavallı kelimelere yüklenmesidir şiir… Yüzlerce güzel kokulu çiçeğin özünün tadının ufacık gözeneklere doldurulması gibi; şiir bal gibi şair de arı gibidir belki de… Çeviri ise şeker katılmış bal gibidir dense yeridir… :)

Şiir her şeydir insanla ilgili, insana dair, insanoğluna ait bütün her şeydir şiir… Hava kadar gerekli, hava gibi hafif ve özgür ama aynı zamanda cıva kadar yoğun ve ağırdır; fakat asla hava-cıva değildir!!!

kelebek.jpg

Şair süzgeç gibidir. Arı gibi, rengarenk çiçeklerin en güzel, en yoğun, en tatlı özlerinden bütün hepsinin güzelliğini tadını ve kokusunu temsil edecek yoğunlukta, tatlılıkta ve tamlıkta yepyeni bir eser oluşturur arı… Şair de öyle… Yüzlerce değişik duygu, düşünce, yaşantı, beklenti, hayal kırıklığı, güzellik, çirkinlik, hayranlık, sevgi gibi duygular arasından, umut gibi mavi, korku gibi siyah, arzu gibi kırmızı, ihanet gibi sarı, yeşil gibi huzurlu onlarca renk arasından, gökkuşağı gibi hepsiyle birlikte, beyaz gibi hepsinin içinden, ve en önemlisi bir süzgeç gibi, kendi içinden geçirerek hissettiklerini ve yaşantılarını yepyeni bir renk oluşturur şair… Nasıl hepsinin yoğunluğunu verebilecek renkte bir yeni eser ortaya koyuyor ve tamamının özelliğini yansıtacak bir güzellik oluşturursa arı, şairlerde tüm duygu ve fikirlerin özünü anlatacak yeni bir ses, yepyeni bir dil oluşturur, yeni bir renk katarlar hayatlarımıza, kendi süzgeçlerinden geçirerek kendi özlerinde damıtarak yaşadıklarını, duyumsadıklarını ve hissettiklerini… Yani kıymetli abim ve aziz dost Cezmi Karaca’nın dediği gibi “sadece bilmek yetmiyor kelimeleri; gerektiğinde her birinden bir melodi yakalamak, bir enstrüman gibi kullanmak her birini, bir maestro gibi yönetip muhteşem bir senfoniye dönüştürmek gerekiyor sözcükleri”, bir arı misali…

Çevirmen bu rengin ancak bir aksini verebilir veya çok daha solgun bir halini; şeker katılmış bal misali, hatta bal yerine reçel belki de… :)  Şiir, belki Robert Frost’un dediği gibi çeviri de yitip giden bir şeydir, belki de Sebahattin Eyüboğlu’nun deyişiyle en kötü çevirilerde bile yitip gitmeyendir…

3.png

Şiir insanın kendi şaşkınlığını keşfettiği bambaşka bir dildir Christopher Fry’a göre… Ünlü Romantiklerden Wordsworth ise şiiri, güçlü duyguların gelişigüzel bir şekilde taşması, aniden ortaya çıkıp akması olarak tasvir eder. Coleridge daha farklı bakar şiire… Ona göre şiirin asıl amacı alınan hazzın, lezzetin paylaşılmasıdır; hissedilenlerin, yaşanılanların ve düşünülenlerin insana kattığı güzelliklerin anlaşılmasını sağlayan bir paylaşım biçimidir. Nesir, kelimelerin en doğru bir şekilde dizilmesi, nazım ise; en iyi kelimelerin, en iyi bir düzen ve ahenk içerisinde, en güzel bir şekilde bir araya getirilmesidir… Diğer bir Romantik Shelley;  en iyi ve en mutlu zihinlerin en iyi ve en güzel anlarının kayda geçirilmesi olarak tanımlar şiiri… Dünyanın gizemli ve gizli güzelliklerinin üzerindeki örtüyü kaldırdığını söyler güzel şiirlerin… Şiir sıradan şeyleri sıradışı bir şekilde ifade etme yöntemidir Shelley için…

Viktorya dönemi şairlerinden Tennyson bambaşka şeyler söyler şiir hakkında… İyi şiir yavaş yavaş sabırla olgunlaşır ve kan ter ve gözyaşıyla yazılır ona göre… Modern çağın ünlü İngiliz ozanlarından Dylan Thomas;  iyi bir şiirin gerçeğe katkıda bulunan şiir olduğunu savunur. Gerçeğin anlaşılmasına yarayan ve okuyanların gerçeklikle yüzleşmesini sağlayan bir sanat olduğunu düşünür şiirin. Thomas’ a göre, yeni ve güzel bir şiir yazıldığında dünya asla eskisi gibi bir yer değildir artık… “Yazmak keşfetmektir” diyor Frost bir yazısında… “Sonunu bildiğim bir şiiri yazmaya hala başlayamadım, başaramadım” diyor. Aslında şiir insanın kendisini keşfetmesine yaramaz mı; kendi dehlizlerinde, girdaplarında, karanlıklarında, içindeki gizemli dünyasında bir keşif gezisine çıkmasını sağlamaz mı insanın? Üstad Cemil Meriç’in ifadesiyle; fethedilecek başka bir ülke var mı kendimizden başka, daha az tanıdığımız bir varlık var mı “insan denilen meçhul”den başka? Kendi şaşkınlığımızı,suskunluğumuzu, mutluluğumuzu, duygularımızı ve umutlarımızı fark ettiğimiz ve fark ettirdiğimiz başka bir dilden başka nedir ki şiir???
Şiir yazılmaz yaşanır; anlaşılmaz hissedilir…

4.png

İnsan kişisel sınırlarını şiirle belirler. Derinlik, yoğunluk, enginlik, sığlık, hafiflik hatta biraz delilik vardır, bulunması gerekir, şiirde… Yaşanmış duygular, düşünülmüş fikirler kadar; hiç yaşanmamış, hiç hissedilmemişlerde, hiç olmamış olanlarda, olanlar ve olmuş olanlar kadar bulunmalıdır şiir de… Çünkü insan ufkunu şiirle çizer, ve şiirle aşar gider yeni ufuklara…

Şiir güzeldir.
Bu yazıyı Üstad Necip Fazıl’dan güzel bir şiirle bitirmek en güzeli herhalde…

NAKARAT

Küçükken derdi ki, dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım.
Çoğu gitti, azı kaldı.

Vur kazmayı dağa Ferhat!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at!
Çoğu gitti, azı kaldı.

Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Ektik, ektik, yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı…

Fuat ÖZKUL
Nisan 2010

Öğrencilerimiz tarafından yazılan çeviri şiirleri okumak için buraya tıklayınız.

5.png

Yüreğimde Kelimeler

Yüreğimde Kelimeler I

Fuat ÖZKUL’un yazısı…

Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Onlarsız da olmuyor, onlarla da… Hissiyatımızı ve düşüncelerimizi dile getirebilmek için, dertlerimizi paylaşabilmek ya da dertlilere derman olabilecek tavsiyelerde bulunabilmek için ihtiyacımız var onlara… Kısaca hayatın her anında ve her alanında kelimeler var, kelimelere ihtiyacımız var. Peki, her zaman duygularımızı ve düşüncelerimizi, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı ifade edebilecek kelimelerimiz var mı? Yalansız dolansız yüreğimizi ve zihnimizi ortaya dökecek, kalbimizdeki ve beynimizdeki iklimleri ve ikilemleri dosdoğru ifade edebilecek doğru düzgün bir kelime dağarcığımız var mı? Kelimelere ne kadar da ihtiyacımız var, onlarsız ne kadar da zayıfız, çaresiz ve anlaşılmaya muhtacız. Noksanız… Eksiğiz…

su-icene-yilan-dokunmaz
Hadi bizim sağlıklı bir iletişim için, derdimizi, tasamızı, sorunlarımızı, kederimizi, mutluluk ve umutlarımızı anlatacak bir kelime hazinemiz var diyelim. Bizi dinleyenlerin, anlamaya çalışanların, ya da anladığını sananların veya anlayacağını umduğumuz insanların yeterli bir kelime dağarcığı olduğunu nereden ve nasıl anlayacağız? Anlatmak o kadar zor ki bazen bazı şeyleri… Anlamak çok daha zor değil mi? Anlayan anladığını nasıl anlatacak ve bizler nasıl anlayacağız doğru mu yanlış mı anlattığımızı veya anlaşıldığımızı… Mevlana’nın “ne kadar bilirseniz bilin söyledikleriniz karşınızdakinin anladığı kadardır” düsturu ne kadar da doğru…

kestirip  atma

O zaman ne yapacağız peki eğer karşımızdakilerin sınırları bizleri sınırlıyorsa? Susup sessizliğe mi bürünmeliyiz kelimeleri bir yana bırakıp. Yoksa yine de zavallı kelimelerin sırtına mı yüklemeliyiz ümitlerimizi, korkularımızı ve hayallerimizi… Belki anlarlar belki anlamazlar, ama yine de anlatmaya değer mi demeliyiz, anlaşılabilmek için çırpınmaya devam mı etmeliyiz her şeye rağmen? Yoksa “sükut altındır” deyip sesimizi sessizliğe teslim mi etmeliyiz. Çok şeyi cevaplamaya muktedirdir kimi zaman sessizlik… Ama sesimizi duyurmak, hatta sessizliğimizi duyurabilmek için bile kelimelere ihtiyacımız var her halükarda… Şairin “duyuyorum anlatamıyorum” dediği gibi, biliyoruz fakat anlatamıyoruz bazen, zaman zaman görüyoruz ama anlatamıyoruz, ya da anlıyoruz ama anlatamıyoruz çoğu zaman… Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi:

İman, ihlas, vecd ve aşk, bunlar birer kelime…
Kelimeyi boğardım verselerdi elime…

Kelimeler olmadan ne kadar da çaresiz ve cahiliz. Kelimeler olmadan ne kadar da fakiriz… Belki de bu yüzden “kelime hazinesi” diyoruz kelime bilgimizi ifade edebilmek için. Hazinedir gerçekten de kelimeler değerini bilene… Bizi insan yapan değerler; dürüstlük, doğruluk, yardımseverlik, çalışkanlık, azim, sabır, hoşgörü, haysiyet,  metanet… Hepsi birer kelimeden ibaret değil mi aslında? Onlarsız ne kadar azız, ne kadar da kıymetsiz insanlarız. Zor zamanlarımızda, hayattan en bunaldığımız, boğulduğumuzu sandığımız anlarda da kelimelere sarılırız yine dualarımızla, dualarımızda… Onlar olmadan ne anlamımız var ki şu alemde…“Sahip olduğumuz tek şey kelimelerimizdir” diyor bu yüzden Beckett usta. Bize değer katan tek varlığımız, varlık sebebimiz.

Kullandığımız kelimeler kadar kullanamadıklarımızda duygularımızı ve düşüncelerimizi yönlendiriyorlar bir bakıma. İçimizdeki heyecanı, coşkuyu ifade edebilmek, gördüğümüz güzellikleri tasvir etmek, iyiyi ve doğruyu emretmek, hissettiğimiz özel anları, hatırladığımız anıları ya da yaşadığımız farklı olayları anlatabilmek için sevdiklerimize ve dostlarımıza daha çok pozitif kelimelere başvururuz. Tam tersi durumlardaysa negatif kelimeler koşar gelirler imdadımıza; biraz küfür, biraz argo ile birlikte…

nal

Dilimize pelesenk olmuş kelimelerimiz vardır birde her birimizin… Değişik durumlar ve olaylar için sürekli kullandığımız… Bismillah ile başlarız her işimize, maşallah deriz beğendiğimizde, inşallah deriz ümit ettiğimizde… Kızdığımızda fesuphanallah gelir dilimize, alçakgönüllülük göstermek için estağfurullah… Hasbinallah ne güzeldir, sinirli anlarımızda “sabır” kelimesini unuttuğumuzda, maazallah yanlış bir şey yapmaya niyetlendiğimizde ne de rahatlatır bizi… Eyvallah der bırakıp gideriz meydanı boşboğazlara, anlamsız bir kelime israfını engellemek maksadıyla. Kelimeler bilinç seviyemizin göstergeleridir. Bilinçaltımızın da anahtarları… Onlarla açarız içimizdeki en mahrem, en gizli sırların saklandığı içimizdeki dehlizlerin kapılarını… Ve yine onlarla kapatırız içimizdeki boşluğu ve zihnimizdeki açlığı…

Dünyayı değiştirmek için yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekir. Yaşam tarzımızı değiştirmek için de hali hazırda kullandığımız lügatımızı yenilemek, yeni ufuklara yelken açmamızı sağlayacak kelimelerin sırtına binmemiz gerek. Yani yeni kelimeler öğrenip kullanmayı denemek! Eğer daha müreffeh, daha güzel, daha adaletli ve daha temiz bir dünya da yaşamak istiyorsak. Temiz. Ne güzel bir kelime! Basit ve yalın… Daha temiz bir gezegende, yani daha az kirli bir doğa da, daha az kirlenmiş bir toplumda ve de her açıdan daha temiz bir yeryüzünde… Bizler bireyler olarak temiz olmalıyız ki yaşadığımız toplumda temiz olsun. Daha az suç, daha az cinayet, daha az vahşet olsun. Yani daha az kan ve gözyaşı olsun. Yine bizler temiz tutmalıyız ki yeryüzünü, yerin yüzüne yüzümüz kızarmadan bakabilelim ve yerin üstünde yüzümüzü kapamadan gerçeklere, gerçeklerle tertemiz yaşayabilelim.

Yaşam tarzımızı değiştirmek hayat felsefemizi değiştirmek demektir. Hayatımızı, felsefemizi değiştirmek için, kendimizi değiştirmemiz gerekir. Kendimiz değiştirmek kelimelerimizi değiştirmeyi gerektirir.“Peki bunu nasıl yapacağız?” diye sorarsanız eğer,  makul bir cevap veremem belki.“Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş” derler ya… “İlacım olsa ben sürerdim kelime!” :) Yine de bazı kelimeler bir cevap vermeyi mümkün kılabilir ümidiyle bir cevap aramalıyız herhalde. Ümitsizlik yerine umudu, kızgınlık ve öfke yerine sabır ve hoşgörüyü, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kardeşliği ikame edebilmemiz gerekli başlangıç olarak. Bir şeyleri değiştirmek için bir yerden başlamak gerekiyorsa önce kendimizden başlamalıyız herhalde. O yüzden bu yazdıklarımı önce kendime, nefsime söylüyorum sonra okuyan sizlere…

mudafa

Bismillah deyip “başlamak”tan başlayalım o halde. “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derler ya. Hayatımıza yeni bir yön vermenin de herhalde en önemli yolu başlamaktan geçer. Hep yapmak isteyip de sürekli ötelediğimiz bir şeyleri yapmaya başlamak! Yeni bir dil öğrenmeye başlamak, bir kitap okumaya, hiç yapmaya vakit bulamadığınız herhangi bir şeye! Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir akrabanızı ziyaret etmeye, çok zamandır aramadığınız eski bir dostunuzu aramaya başlamaya ne dersiniz. Yürümeye başlamak, oynamaya, dans etmeye ya da gülüp eğlenmeye başlamakta olur diğer başlangıçları yapmak zor geliyorsa. Yapmadığımız ya da yapmaya fırsat bulamadığımız bir şeyleri yapmaya başlamaktan başlayalım mı ne dersiniz? Öyle çok zor, çok karmaşık şeyler olmasın. Zira başlangıçlar kolay ve keyifli olmalı ki iyi bir başlangıç yapabilelim. Daha çok hayal etmeye başlayalım mesela. İnsan hayal kurarken bir dahidir. Cesur ve gözü pektir. Sınırlarını zorlayabilir düşlerinde. Gerçeklerle boğuşmaktan hayal dünyasını hep ihmal ederiz nedense. Çocukken mümkün olan şeyler biraz büyüdüğümüzde nedense imkansız gibi görünür bizlere. Çoğu zaman hayaller gerçeklerin kabataslaklarıdır aslında. Ve sınırlı olan bir zaman ve mekandan sınırsız olana geçiştir en basit tanımıyla.

Başlamaktan sonra, “devam etmek gerekir” ki “Başlayan her şey biter!” prensibi işleyebilsin. Yapmaya başladıklarımıza devam etmek! Gülmek, umut etmek ve sonra yaptıklarımızın sonucunu beklemek! Tarlasına tohum saçıp “bitmezse toprak utansın” diyen çiftçinin tevekkülüyle, sabrıyla beklemek! Doğru kişiyi, doğru zamanda ve yerde beklemek! Vazgeçmeden ve bırakıp gitmeden ümitle beklemeye devam edebilmek. Beckett ustanın modern zaman abdalları Gogo ve Didi gibi beklemek… Ve bu esna da olup biten şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak ve anlayamadıklarımıza da gülüp geçerek pes etmeden beklemek gerek. Hayat kötü bir filme benzeyebilir, bizlere büyük kalp kırıklıkları ve sıkıntılar yaşatabilir. Ama yine de ortasında çıkıp gitmek istemeyiz hiçbirimiz. Sonunda güzel bir şeyler olacağına inanarak, beklediğimizin geleceğine, beklentilerimizin gerçekleşeceğine iman ederek sonrasını, son perdesini beklemek lazım hayatın, umudumuzu yitirmeden. Kısaca inanmak gerek düşlediklerimizin, beklediklerimizin gerçek olacağına… Çünkü inançsız hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yapılmaz ve hiçbir şeye sahip olunamaz.

mahvedeyim

“Bilmiyorum” demek bazen risklidir, çoğu zaman zordur ve aslında pek beceremediğimiz bir şeydir aciz kullar olarak.(Bkz. Bilmiyorum diyebilmek I) Bulmaya, öğrenmeye çalışmak, araştırmak bilgiye doğru atılmış en büyük adımdır, bilmenin yarısıdır. Hatta tamamıdır çoğu zaman. Yeni yerler gezmek, keşfetmek, yeni insanlarla tanışıp, konuşmak bizi farklı ufuklara götürebilir. Kısacası yaşamı küçük adımlarla yeniden keşfe çıkmamız lazım cesaretle, yeni yerlerden, şeylerden, kişilerden ürkmeden. Bunu yapabilmek içinse “güvenmek” gerek. Öncelikle kendimize güvenmemiz gerek elbette. Sonra? Diğerlerine, ötekilerine ve ötekileştirdiklerimize…

Son olarak “dinlemek” gerek diğerlerini, söyleyecek sözümüz olduğunda dinlenmek için! Çoğu zaman birini dinlemek bize zor gelir, hemencecik dikkatimiz dağılır, başka yerlere dalar gideriz ve dinlermiş gibi yaparız aslında. Fakat bize göre en aptal görünenleri ve hatta olanları bile saygıyla dinlemek gerek, en cahil insanın bile bize anlatacak bir hikayesi varsa dinlenmeye değer bir şeyleri de var demektir. Yoksa nasıl anlayabiliriz öyle olup olmadığını… Ama zordur dinlemek. Konuşmak dururken, iki lafın belini kırmak varken, kelimelere eziyet etmek gibi lezzetli bir alışkanlığımız bizi beklerken nasıl dinleyebiliriz ki bir başkasını? Dinlemeyi bırakın çoğu zaman duymayız bile diğer insanları, yanımızda bas bas bağırırlarken “Söyleyemediklerimi de duyun lütfen!” diye. Evet, eğer iyi bir dinleyici isek bize kelimelerle gönderilmeye çalışılan mesajlar kadar, söylenmeyenleri ya da söylenemeyenleri de duymamamız veya dinlememiz gerekir.

Yanlış anlaşılma korkusuyla, doğru kelime bulamama tedirginliğiyle, aslında yeterince zengin bir kelime hazinesine sahip olmamanın yol açtığı güvensizlikle çevremizdeki çoğu insan çoğu zaman zavallı bir edayla gözlerimizin içine baka baka anlaşılmayı bekliyorlar. Konuştuklarında kimsenin onları dinlemediği hissine kapıldıklarından ve gerçekten de bizim onları yeterince dikkatli bir şekilde dinleme zahmetine girmediğimizden, susmayı tercih ediyorlar; yüreklerindeki ve zihinlerinde biriktirdikleri içlerini kemiren duygu ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret edemiyorlar. O yüzden konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Birbirimizi dinleyip, anlayıp, saygı ve sevgi duymak yerine birbirimize düşman kesiliyoruz basit kelime ve kavramlar yüzünden. Çok yazık! Sonra da zavallı kelimeleri suçluyoruz kendi beceriksizlik ve basiretsizliklerimize kılıf bulabilmek kaygısıyla. Duygu ve düşüncelerimizi bir türlü iletemiyoruz ne yazık ki…  Bu “iletişim” çağında “iletişemiyoruz” aslında…
okuma-yazma
Bu kadar kelime israfından sonra, inşallah bir şeyler anlatabilmişimdir sizlere. Yoksa yazık olur bunca kelimeye ve“tüm kelimelerin sahibi” ne hesap vermek düşer bana. O yüzden bu yazıyı,  gerçek söz üstatlarından birinin şiiriyle sonlandırmak beni böylesi bir vebalden kurtarmak adına uygun olur kanaatindeyim. Çünkü sözün bittiği yerde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda şiir çıkar gelir süzülüp insan denilen meçhulün yüreğinden…
Sağlıcakla kalın…

KAFİYE
ne diye
bu şuna
şu buna
kafiye?
başa taş
aşa yaş
Hey’e ney
tuhaf şey
kafiye
mantığı
o mantık
hediye
sandığı
bu sandık!
o mantık
bu sandık-
ta sandık
ve yandık
ne yandık
hendese
kümese
tıkılmak
hadise
kırkayak
adese
oyuncak
vesvese
gökbayrak
ölümse
gel dese
tak tak tak
mu-hak-kak
sorular
sordular
neden çok
nasıl yok
niçin var
sanatsız
papağan
neden çok
ve atsız
kahraman
niçin yok
çok ve yok
yok ve çok
aç ve tok
tok ve aç
tut ve kaç
saklambaç
neden çok
nasıl yok
niçin var
niçin’i
boğarken
piçini
yatakta
bastılar
şafakta
astılar
ve derken
nasıl yok
niçin var
bir varmış
bir yokmuş
karamış
ve kokmuş
dünyamız
rüyamız
kapkara
manzara
gebeler
döşeksiz
ebeler
isteksiz
kubbeler
desteksiz
habbeler
süreksiz
türbeler
meleksiz
tövbeler
gerçeksiz
cübbeler
yüreksiz
cezbeler
şimşeksiz
izbeler
emeksiz
heybeler
ekmeksiz
kafiye
hikaye
dava tek
ölmemek
peygamber
ne haber
bir batan
var vatan
kandil loş
ocak boş
ve dağ dağ
elveda!
gitme kal
nefes al
emir tez
bekletmez
ve O nur
bulunur
işte iz
geliniz
toprak post
ALLAH DOST…

Necip Fazıl Kısakürek

Biliyorum - 2

“Biliyorum diyebilmek” gerçekten çok zor biliyorum, ama biliyorum diyebilmenin gerekli olduğunu biliyorum. Uzun zaman sonra tekrar bildiklerime eklediğim yeni bilmediklerimle bilmem gereken şeylerin ne kadar çok olduğunu fark etmenin verdiği hisle birşeyler karalamak gerektiğinin zamanı geldiğini biliyorum.

“Asil azmaz, bal kokmaz” demiş atalarımız, biliyorum. Ancak asillerin azmayan asıllarını bulmanın zorluğu içerisinde, azınlıkta kalan asillerin sayısının azlığını farketmenin yürekte bıraktığı buruk acıyla, henüz umudunu yitirmemiş, aslını unutmamış, asil ruhlu çocukların dudaklarına bir parça kokmayan bal sürmek maksadıyla bir yazı yazmanın ne zorlu bir uğraş olduğunu biliyorum.

ga2.gif

Başımızı belaya sokmamak için çenemizi tutmamız ve haddimizi bilmemiz  gerektiğini biliyorum!

“Bırak herşey değişsin, sen değişme, sonunda sen değişik olursun” ilkesinin çelişkili görünmesine rağmen bir o kadar da tutarlı bir tutum olduğunu biliyorum. Belki de “değişmeyen tek gerçek değişimin kendisidir” ifadesini kendi tutarsız değişimlerini gizlemek maksadıyla bir ilke haline getirmiş olan kimi ilkesiz ve de ülkesiz aydınların, karanlık güçlerin maşası olmayı ve esen rüzgara göre rotalarını bulmak maksadıyla çoban yıldızının yönünü bile inkara kalkışanların maskesini düşürmek amacıyla böyle bir yazının gerekli olduğunu biliyorum. Yine de değişmeyen ve de hiç değişmeyecek olan ve değişmeden de kendini yenileyebilen bazı düşünce ve doğruların, eninde sonunda yolunu bulmakta zorluk çekenlerin imdadına yetişecek bir kılavuza dönüşeceğini biliyorum.

selcukerdem-223.jpg

Bazen sağlıklı iletişim kurabilmek için yeni ve sıradışı yollar denememiz gerektiğini biliyorum!

“Doğru olanı dokuz köyden kovarlar” ama onuncu köy varsa gidecek, doğruyu dosdoğru bir şekilde söylemenin yanlış bir şey olmadığını biliyorum. Çok zor bu kadar eğrinin arasında doğruyu bulup söylemek ama imkansız olmadığını biliyorum. Çünkü “doğru” yalnız acı olanı söylemek, çirkinden söz etmek, yanlışları göstermek değil, sevgiyi de belirtmek, iyiyi de söylemek, güzeli de göstermektir, biliyorum. Eğer orda bir köy varsa uzakta (veya yakında !) gidemedikten, göremedikten sonra o köye, o (onuncu !!!) köyün bizim köyümüz olduğu yalanına inanmanın düpedüz salaklık olduğunu biliyorum.

Biliyorum başkalarının ayıplarını ve günahlarını araştırmayı terk edenin kendi ayıplarını ve yanlışlarını görüp düzelteceğini söylemiş Hz.Ömer. Bunun ne doğru bir tespit olduğunu biliyorum. İnsanların sırf yanılgılarına göre değer biçenler cahillerle budalalardır elbette. Olgun ve bilgili kişler ise her zaman ve her yerde herkeste doğru ve iyi yanları da arayıp bulabilirler isterlerse, biliyorum. Çünkü iyiliği yalnız iyiler anlar, kötülüğü ise herkes…

selcukerdem-140.GIF

Kendimizi geliştirebilmek için bizden daha tecrübeli ve bilgili insanlara kulak vermemiz gerektiğini biliyorum!

Bilgisiz olduğumuzun şuuruna varmak bilgiye atılmış büyük bir adımdır ve bin kilometrelik bir yolculuğa bir adımla başlanır biliyorum. “Bildiğim tek şey bir şey bilmediğimi bilmektir” sözünü hemen herkesin bildiğini ama aslında ne anlama geldiği konusunda pek kafa yormadıklarını biliyorum. Çünkü bunu söyleyen birçok kişinin çok şey bildiğini düşündüğünü ve bu sözün şuuruna varmanın kolay olmadığını biliyorum. Bense birçok konuda, bir çok yerde, birçoklarımızın haddini bilmesi gerektiğini biliyorum.

Hayatın incelikten yoksun hilekarlar, alçak yalancılar ve korkak aptallar tarafından kaba biçimde oynanan kötü bir komedi; belki de traji-komedi olduğunu biliyorum! Çünkü yaşam gerçek bir karmaşa, kötülük arsız ve güçlü… Güzellik büyüleyici ama az. Mutluluk çok kısa. İyilikse çok çabuk yitip gidiyor. Günler adiliklere dönüyor. Duyarlı insansa yok denecek kadar az. Ama bu haliyle bile dünya bir yanılgı değil, bir fantezi değil, geceden kalma kötü bir düş değil. Her gün yeniden ve yeniden uyanıyoruz yaşama, büyük ve bitmez bir umutla. Ne unutabiliyoruz, ne de savsaklayabiliyoruz. Ne yok sayabilir ne de vazgeçebiliriz. Biliyorum. Çünkü “bak güzel günler yola çıkmış geliyorlar” diyor Mevlana…

selcukerdem-231.jpg

Hayatta ne bulacağımızın neyi, nerede ve nasıl aradığımıza bağlı olduğunu biliyorum!

Aşkı anlamak mı gerek, hissetmek mi veya aramak mı? Yoksa bir yerlerde ansızın bulmak mı, ya da tanımını yapabilmek mi gerekli, bulabilmek ve yaşayabilmek ve de hissetmek için… Sadece bütün bunları düşünmenin çok gereksiz olduğunu biliyorum. Ama Bernard Shaw’un “aşk bir kişi ile geri kalan herkes arasındaki farkın çok fazla abartılmasıdır” dediğini biliyorum. Balzac da “ aşk aşı gibidir, insanın ikincide ağır hastalanmasını önler” diyor. Aşkın büyük bir hoca olduğunu biliyorum yanlızca… Birçok şey öğretmeye çalışan, iyiniyetli ve çalışkan, ama çoğu zaman yapmaya çalışırken pervasız ve acımasızca yıkıveren… İnsan iki şeyi saklayamaz bu yüzden; sarhoşluğunu ve aşık olduğunu… Çünkü aşkın akılla pek işi olmaz. Gayet iyi biliyorum…

Yazdıklarımın çoğunun okuyanların çoğu tarafından anlaşılmayacağını ve/veya yanlış anlaşılabileceğini biliyorum. Ama      “ne kadar büyük düşünürsen o kadar yanlış anlaşılırsın” diyor Emerson. Dolayısıyla bunun çok ehemmiyetli olmadığını biliyorum. Hem ne söylerseniz söyleyin, söyledikleriniz karşınızdakinin anlayabildiği kadardır demiyor mu Mevlana? Bu sepeble anlamadan eleştiren veya daha kötüsü anlamaya çalışmadan eleştirmeye girişenler olabileceğini biliyorum. Nihayetinde Cemil Meriç üstadın dediği gibi denize atılmış bir şise her kitap (yazı), içine gönlünü boşaltığın şişeyi belki açarlar belki açmazlar. Sorun yok… Biliyorum. :)

ga1.gif

Mutluluğu yakalayabilmek için, güzellikleri farkedebilmek için iyimser bir bakış açısına ihtiyaç duyduğumuzu biliyorum.

Mecaz-ı Hayat

Hayat güzel
Güzel anılar gibi
Şefkatli analar kadar
Masum bir çocuk gibi güzel.

Nefret çirkin
Asık suratlar gibi
Sevimsiz yalanlar kadar
Sahte bir gülümseyiş gibi çirkin.

Ölüm hüzünlü
Yürek sızlatan ağıtlar gibi
İç yakan şarkılar kadar
Fani bir ömür gibi hüzünlü.

Yaşam güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar kadar güzel
Ağıt yakan masum analar gibi
Güzel ve hüzünlü.

Hayat pembe hülyalar kadar
Hüzün dolu anılar gibi
Korku dolu kabuslar kadar
Ve güzel olan her şey gibi
Yalnızca mecaz!

Fuat Özkul/ Malatya 1998-2009

Fuat ÖZKUL
(İnönü Üniversitesi - MALATYA)

Biliyorum - 1

Biliyorum -1
Biliyorum. Bir yer var… Biliyorum. Şairin; “Bir yer var, biliyorum;/ Her şeyi söylemek mümkün; /Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; /Anlatamıyorum” diye bahsettiği bir yer. Ama anlatamadıklarımı anlatmayı denemem gerektiğini de biliyorum. Büyük dertler dilsizdir. Biliyorum. Ama dertlerimizi dillendirmek gerektiğini de biliyorum. Hazreti Ali’nin: “Bela sırasında sabırsızlıkla sızlanmak, musibeti artırır” sözünü biliyorum. Ama başka bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle bir şeyler yazmam gerektiğini de biliyorum. Yine Hz. Ali’nin; “Akıl tamam olduğunda, söz azalır” sözünü biliyorum. Fakat Cemil Meriç’in “Söyleyecek sözü olanın sükutu intihardır” sözünü de biliyorum. Filistin’de yıllardır süregelen katliam da İsrail uçaklarının attığı bombalarla ve İsrailli askerlerin mermilerine hedef olarak şehit edilen binlerce masum çocuk olduğunu biliyorum. Bu acıları, dertleri ve sıkıntıları ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kaldığını da biliyorum. Şiir yetişir bu anlarda… Biliyorum. Zavallı sözcüklerle, uzadıkça uzayan cümlelerle, sayfalar dolusu kelimelerle ifade edilemeyen duyguların, düşüncelerin, dertlerin ve kaygıların ve elbette soylu başkaldırıların asil sözcüsüdür şiir. Biliyorum. İsyanın ve direnişin sesidir. Davos’ta vakur bir edayla zalimlere ve onları alkışlayan destekçilerine tavır koyan, şiir okuyan büyük yürekli adamın da “yumuşak başlıyım, ama uysal koyun değilim” dediği gibi, en onurlu başkaldırıların da en özlü ifade biçimidir şiir. Biliyorum. Milli şairimiz Akif’in evrensel mesajlar içeren şiirinin tam yeridir. Biliyorum: (more…)

Hayat, köy, mutluluk üzerine…

 ”Bu yazı Dr Cezmi Karaca tarafından kaleme alınmış ve müsaadesiyle sitemizde yayınlanmıştır.”

Beton yapılar arasında, bir beton yapıda, balkonda oturmuş, yağmurun yağışını seyrediyorum. Yağmurla birlikte kurum yağıyor, katran yağıyor, zift yağıyor, çamur yağıyor. Çatılara, camlara duvarlara çarparak yağıyor. Ürkütücü bir gürültü ile. Toprak yerine asfalt kokuyor.

Yağmur her yere yağar; ama toprak en güzel bizim Doğanlı’da kokar. Toprağın, binlerce tür çiçekten devşirdiği harmonidir toprak kokusu ve yağmura şükran ifadesidir. Bize ise bir armağan.. Doğanlı’da yağmur yağarken toprak kokusunu nefeslemeyeli ne çok zaman geçti. Mayıs ikindilerinde sağanak geçişler olurdu. Şimşek ve gök gürültüsüyle tedirgin çocuk yüreğimi bir ardıç ağacının duldasında korumaya çalışırdım. Yağmur sıcak toprakta buğulanırdı. Yağmur ve rüzgar bir oyumun yapraklarında buluşur, dünyanın en güzel melodisi olurdu. Islanırdık, iliklerimize kadar ve üşürdük. Ama ziyanı yok, birazdan yağmur geçip gidecek Yağca’ya doğru. Kuru odun toplayıp, alevleri gökyüzüne çıkacak bir ateş yakacağız. Üzerimizdeki paçavralar kururken, ısınan yorgun bedenlerimize ağır bir rehavet çökecek, huzurla gevşeyeceğiz. Bir top nohut koyup kenarına, keyifle karaca yiyeceğiz. (more…)

Sidebar

  • En son yazılar...

  • En son yorumlar...

  • Footer