Yüreğimde Kelimeler
Yüreğimde Kelimeler I
Fuat ÖZKUL’un yazısı…
Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Onlarsız da olmuyor, onlarla da… Hissiyatımızı ve düşüncelerimizi dile getirebilmek için, dertlerimizi paylaşabilmek ya da dertlilere derman olabilecek tavsiyelerde bulunabilmek için ihtiyacımız var onlara… Kısaca hayatın her anında ve her alanında kelimeler var, kelimelere ihtiyacımız var. Peki, her zaman duygularımızı ve düşüncelerimizi, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı ifade edebilecek kelimelerimiz var mı? Yalansız dolansız yüreğimizi ve zihnimizi ortaya dökecek, kalbimizdeki ve beynimizdeki iklimleri ve ikilemleri dosdoğru ifade edebilecek doğru düzgün bir kelime dağarcığımız var mı? Kelimelere ne kadar da ihtiyacımız var, onlarsız ne kadar da zayıfız, çaresiz ve anlaşılmaya muhtacız. Noksanız… Eksiğiz…

Hadi bizim sağlıklı bir iletişim için, derdimizi, tasamızı, sorunlarımızı, kederimizi, mutluluk ve umutlarımızı anlatacak bir kelime hazinemiz var diyelim. Bizi dinleyenlerin, anlamaya çalışanların, ya da anladığını sananların veya anlayacağını umduğumuz insanların yeterli bir kelime dağarcığı olduğunu nereden ve nasıl anlayacağız? Anlatmak o kadar zor ki bazen bazı şeyleri… Anlamak çok daha zor değil mi? Anlayan anladığını nasıl anlatacak ve bizler nasıl anlayacağız doğru mu yanlış mı anlattığımızı veya anlaşıldığımızı… Mevlana’nın “ne kadar bilirseniz bilin söyledikleriniz karşınızdakinin anladığı kadardır” düsturu ne kadar da doğru…

O zaman ne yapacağız peki eğer karşımızdakilerin sınırları bizleri sınırlıyorsa? Susup sessizliğe mi bürünmeliyiz kelimeleri bir yana bırakıp. Yoksa yine de zavallı kelimelerin sırtına mı yüklemeliyiz ümitlerimizi, korkularımızı ve hayallerimizi… Belki anlarlar belki anlamazlar, ama yine de anlatmaya değer mi demeliyiz, anlaşılabilmek için çırpınmaya devam mı etmeliyiz her şeye rağmen? Yoksa “sükut altındır” deyip sesimizi sessizliğe teslim mi etmeliyiz. Çok şeyi cevaplamaya muktedirdir kimi zaman sessizlik… Ama sesimizi duyurmak, hatta sessizliğimizi duyurabilmek için bile kelimelere ihtiyacımız var her halükarda… Şairin “duyuyorum anlatamıyorum” dediği gibi, biliyoruz fakat anlatamıyoruz bazen, zaman zaman görüyoruz ama anlatamıyoruz, ya da anlıyoruz ama anlatamıyoruz çoğu zaman… Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi:
İman, ihlas, vecd ve aşk, bunlar birer kelime…
Kelimeyi boğardım verselerdi elime…
Kelimeler olmadan ne kadar da çaresiz ve cahiliz. Kelimeler olmadan ne kadar da fakiriz… Belki de bu yüzden “kelime hazinesi” diyoruz kelime bilgimizi ifade edebilmek için. Hazinedir gerçekten de kelimeler değerini bilene… Bizi insan yapan değerler; dürüstlük, doğruluk, yardımseverlik, çalışkanlık, azim, sabır, hoşgörü, haysiyet, metanet… Hepsi birer kelimeden ibaret değil mi aslında? Onlarsız ne kadar azız, ne kadar da kıymetsiz insanlarız. Zor zamanlarımızda, hayattan en bunaldığımız, boğulduğumuzu sandığımız anlarda da kelimelere sarılırız yine dualarımızla, dualarımızda… Onlar olmadan ne anlamımız var ki şu alemde…“Sahip olduğumuz tek şey kelimelerimizdir” diyor bu yüzden Beckett usta. Bize değer katan tek varlığımız, varlık sebebimiz.
Kullandığımız kelimeler kadar kullanamadıklarımızda duygularımızı ve düşüncelerimizi yönlendiriyorlar bir bakıma. İçimizdeki heyecanı, coşkuyu ifade edebilmek, gördüğümüz güzellikleri tasvir etmek, iyiyi ve doğruyu emretmek, hissettiğimiz özel anları, hatırladığımız anıları ya da yaşadığımız farklı olayları anlatabilmek için sevdiklerimize ve dostlarımıza daha çok pozitif kelimelere başvururuz. Tam tersi durumlardaysa negatif kelimeler koşar gelirler imdadımıza; biraz küfür, biraz argo ile birlikte…

Dilimize pelesenk olmuş kelimelerimiz vardır birde her birimizin… Değişik durumlar ve olaylar için sürekli kullandığımız… Bismillah ile başlarız her işimize, maşallah deriz beğendiğimizde, inşallah deriz ümit ettiğimizde… Kızdığımızda fesuphanallah gelir dilimize, alçakgönüllülük göstermek için estağfurullah… Hasbinallah ne güzeldir, sinirli anlarımızda “sabır” kelimesini unuttuğumuzda, maazallah yanlış bir şey yapmaya niyetlendiğimizde ne de rahatlatır bizi… Eyvallah der bırakıp gideriz meydanı boşboğazlara, anlamsız bir kelime israfını engellemek maksadıyla. Kelimeler bilinç seviyemizin göstergeleridir. Bilinçaltımızın da anahtarları… Onlarla açarız içimizdeki en mahrem, en gizli sırların saklandığı içimizdeki dehlizlerin kapılarını… Ve yine onlarla kapatırız içimizdeki boşluğu ve zihnimizdeki açlığı…
Dünyayı değiştirmek için yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekir. Yaşam tarzımızı değiştirmek için de hali hazırda kullandığımız lügatımızı yenilemek, yeni ufuklara yelken açmamızı sağlayacak kelimelerin sırtına binmemiz gerek. Yani yeni kelimeler öğrenip kullanmayı denemek! Eğer daha müreffeh, daha güzel, daha adaletli ve daha temiz bir dünya da yaşamak istiyorsak. Temiz. Ne güzel bir kelime! Basit ve yalın… Daha temiz bir gezegende, yani daha az kirli bir doğa da, daha az kirlenmiş bir toplumda ve de her açıdan daha temiz bir yeryüzünde… Bizler bireyler olarak temiz olmalıyız ki yaşadığımız toplumda temiz olsun. Daha az suç, daha az cinayet, daha az vahşet olsun. Yani daha az kan ve gözyaşı olsun. Yine bizler temiz tutmalıyız ki yeryüzünü, yerin yüzüne yüzümüz kızarmadan bakabilelim ve yerin üstünde yüzümüzü kapamadan gerçeklere, gerçeklerle tertemiz yaşayabilelim.
Yaşam tarzımızı değiştirmek hayat felsefemizi değiştirmek demektir. Hayatımızı, felsefemizi değiştirmek için, kendimizi değiştirmemiz gerekir. Kendimiz değiştirmek kelimelerimizi değiştirmeyi gerektirir.“Peki bunu nasıl yapacağız?” diye sorarsanız eğer, makul bir cevap veremem belki.“Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş” derler ya… “İlacım olsa ben sürerdim kelime!”
Yine de bazı kelimeler bir cevap vermeyi mümkün kılabilir ümidiyle bir cevap aramalıyız herhalde. Ümitsizlik yerine umudu, kızgınlık ve öfke yerine sabır ve hoşgörüyü, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kardeşliği ikame edebilmemiz gerekli başlangıç olarak. Bir şeyleri değiştirmek için bir yerden başlamak gerekiyorsa önce kendimizden başlamalıyız herhalde. O yüzden bu yazdıklarımı önce kendime, nefsime söylüyorum sonra okuyan sizlere…

Bismillah deyip “başlamak”tan başlayalım o halde. “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derler ya. Hayatımıza yeni bir yön vermenin de herhalde en önemli yolu başlamaktan geçer. Hep yapmak isteyip de sürekli ötelediğimiz bir şeyleri yapmaya başlamak! Yeni bir dil öğrenmeye başlamak, bir kitap okumaya, hiç yapmaya vakit bulamadığınız herhangi bir şeye! Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir akrabanızı ziyaret etmeye, çok zamandır aramadığınız eski bir dostunuzu aramaya başlamaya ne dersiniz. Yürümeye başlamak, oynamaya, dans etmeye ya da gülüp eğlenmeye başlamakta olur diğer başlangıçları yapmak zor geliyorsa. Yapmadığımız ya da yapmaya fırsat bulamadığımız bir şeyleri yapmaya başlamaktan başlayalım mı ne dersiniz? Öyle çok zor, çok karmaşık şeyler olmasın. Zira başlangıçlar kolay ve keyifli olmalı ki iyi bir başlangıç yapabilelim. Daha çok hayal etmeye başlayalım mesela. İnsan hayal kurarken bir dahidir. Cesur ve gözü pektir. Sınırlarını zorlayabilir düşlerinde. Gerçeklerle boğuşmaktan hayal dünyasını hep ihmal ederiz nedense. Çocukken mümkün olan şeyler biraz büyüdüğümüzde nedense imkansız gibi görünür bizlere. Çoğu zaman hayaller gerçeklerin kabataslaklarıdır aslında. Ve sınırlı olan bir zaman ve mekandan sınırsız olana geçiştir en basit tanımıyla.
Başlamaktan sonra, “devam etmek gerekir” ki “Başlayan her şey biter!” prensibi işleyebilsin. Yapmaya başladıklarımıza devam etmek! Gülmek, umut etmek ve sonra yaptıklarımızın sonucunu beklemek! Tarlasına tohum saçıp “bitmezse toprak utansın” diyen çiftçinin tevekkülüyle, sabrıyla beklemek! Doğru kişiyi, doğru zamanda ve yerde beklemek! Vazgeçmeden ve bırakıp gitmeden ümitle beklemeye devam edebilmek. Beckett ustanın modern zaman abdalları Gogo ve Didi gibi beklemek… Ve bu esna da olup biten şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak ve anlayamadıklarımıza da gülüp geçerek pes etmeden beklemek gerek. Hayat kötü bir filme benzeyebilir, bizlere büyük kalp kırıklıkları ve sıkıntılar yaşatabilir. Ama yine de ortasında çıkıp gitmek istemeyiz hiçbirimiz. Sonunda güzel bir şeyler olacağına inanarak, beklediğimizin geleceğine, beklentilerimizin gerçekleşeceğine iman ederek sonrasını, son perdesini beklemek lazım hayatın, umudumuzu yitirmeden. Kısaca inanmak gerek düşlediklerimizin, beklediklerimizin gerçek olacağına… Çünkü inançsız hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yapılmaz ve hiçbir şeye sahip olunamaz.

“Bilmiyorum” demek bazen risklidir, çoğu zaman zordur ve aslında pek beceremediğimiz bir şeydir aciz kullar olarak.(Bkz. Bilmiyorum diyebilmek I) Bulmaya, öğrenmeye çalışmak, araştırmak bilgiye doğru atılmış en büyük adımdır, bilmenin yarısıdır. Hatta tamamıdır çoğu zaman. Yeni yerler gezmek, keşfetmek, yeni insanlarla tanışıp, konuşmak bizi farklı ufuklara götürebilir. Kısacası yaşamı küçük adımlarla yeniden keşfe çıkmamız lazım cesaretle, yeni yerlerden, şeylerden, kişilerden ürkmeden. Bunu yapabilmek içinse “güvenmek” gerek. Öncelikle kendimize güvenmemiz gerek elbette. Sonra? Diğerlerine, ötekilerine ve ötekileştirdiklerimize…
Son olarak “dinlemek” gerek diğerlerini, söyleyecek sözümüz olduğunda dinlenmek için! Çoğu zaman birini dinlemek bize zor gelir, hemencecik dikkatimiz dağılır, başka yerlere dalar gideriz ve dinlermiş gibi yaparız aslında. Fakat bize göre en aptal görünenleri ve hatta olanları bile saygıyla dinlemek gerek, en cahil insanın bile bize anlatacak bir hikayesi varsa dinlenmeye değer bir şeyleri de var demektir. Yoksa nasıl anlayabiliriz öyle olup olmadığını… Ama zordur dinlemek. Konuşmak dururken, iki lafın belini kırmak varken, kelimelere eziyet etmek gibi lezzetli bir alışkanlığımız bizi beklerken nasıl dinleyebiliriz ki bir başkasını? Dinlemeyi bırakın çoğu zaman duymayız bile diğer insanları, yanımızda bas bas bağırırlarken “Söyleyemediklerimi de duyun lütfen!” diye. Evet, eğer iyi bir dinleyici isek bize kelimelerle gönderilmeye çalışılan mesajlar kadar, söylenmeyenleri ya da söylenemeyenleri de duymamamız veya dinlememiz gerekir.
Yanlış anlaşılma korkusuyla, doğru kelime bulamama tedirginliğiyle, aslında yeterince zengin bir kelime hazinesine sahip olmamanın yol açtığı güvensizlikle çevremizdeki çoğu insan çoğu zaman zavallı bir edayla gözlerimizin içine baka baka anlaşılmayı bekliyorlar. Konuştuklarında kimsenin onları dinlemediği hissine kapıldıklarından ve gerçekten de bizim onları yeterince dikkatli bir şekilde dinleme zahmetine girmediğimizden, susmayı tercih ediyorlar; yüreklerindeki ve zihinlerinde biriktirdikleri içlerini kemiren duygu ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret edemiyorlar. O yüzden konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Birbirimizi dinleyip, anlayıp, saygı ve sevgi duymak yerine birbirimize düşman kesiliyoruz basit kelime ve kavramlar yüzünden. Çok yazık! Sonra da zavallı kelimeleri suçluyoruz kendi beceriksizlik ve basiretsizliklerimize kılıf bulabilmek kaygısıyla. Duygu ve düşüncelerimizi bir türlü iletemiyoruz ne yazık ki… Bu “iletişim” çağında “iletişemiyoruz” aslında…

Bu kadar kelime israfından sonra, inşallah bir şeyler anlatabilmişimdir sizlere. Yoksa yazık olur bunca kelimeye ve“tüm kelimelerin sahibi” ne hesap vermek düşer bana. O yüzden bu yazıyı, gerçek söz üstatlarından birinin şiiriyle sonlandırmak beni böylesi bir vebalden kurtarmak adına uygun olur kanaatindeyim. Çünkü sözün bittiği yerde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda şiir çıkar gelir süzülüp insan denilen meçhulün yüreğinden…
Sağlıcakla kalın…
KAFİYE
ne diye
bu şuna
şu buna
kafiye?
başa taş
aşa yaş
Hey’e ney
tuhaf şey
kafiye
mantığı
o mantık
hediye
sandığı
bu sandık!
o mantık
bu sandık-
ta sandık
ve yandık
ne yandık
hendese
kümese
tıkılmak
hadise
kırkayak
adese
oyuncak
vesvese
gökbayrak
ölümse
gel dese
tak tak tak
mu-hak-kak
sorular
sordular
neden çok
nasıl yok
niçin var
sanatsız
papağan
neden çok
ve atsız
kahraman
niçin yok
çok ve yok
yok ve çok
aç ve tok
tok ve aç
tut ve kaç
saklambaç
neden çok
nasıl yok
niçin var
niçin’i
boğarken
piçini
yatakta
bastılar
şafakta
astılar
ve derken
nasıl yok
niçin var
bir varmış
bir yokmuş
karamış
ve kokmuş
dünyamız
rüyamız
kapkara
manzara
gebeler
döşeksiz
ebeler
isteksiz
kubbeler
desteksiz
habbeler
süreksiz
türbeler
meleksiz
tövbeler
gerçeksiz
cübbeler
yüreksiz
cezbeler
şimşeksiz
izbeler
emeksiz
heybeler
ekmeksiz
kafiye
hikaye
dava tek
ölmemek
peygamber
ne haber
bir batan
var vatan
kandil loş
ocak boş
ve dağ dağ
elveda!
gitme kal
nefes al
emir tez
bekletmez
ve O nur
bulunur
işte iz
geliniz
toprak post
ALLAH DOST…
Necip Fazıl Kısakürek

